Trenlerin uçakla rekabet ettiği bir dünyada bizim ülkemizin yerinde sayması kabul edilemezdi, edilmedi de.

Bir konuşmacı, “Ben öyle takım çalışması falan gibi şeylere inanmam. Önce oyuncuların her birinin birey olarak iyi olması gerekir” diyordu. Bu yaklaşımda her ne kadar son zamanlarda sıkça söyleye geldiğimiz takım çalışması anlayışı zedeleniyorsa da ince bir analiz yaptığımız zaman yabana atılacak gibi değil.

Ülkemizden örnek verirsek, her yıl şampiyonluk için mücadele eden, Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray, “dünya kazan ben kepçe” anlayışıyla tüm dünyayı tarayarak en iyi futbolcuları bir araya getirmeye çalışmıyor mu? Amaç ne? Şampiyonluğu sağlayacak kişileri bir araya getirerek kuvvetli bir ekip oluşturabilmek. Bunun için önce iyi oyuncuların bulunması, bulunanların da farklılık oluşturabilecek dinamizmi sergilemesi gerekiyor. İyi oyuncular bir araya gelip de iyiliklerini ya da becerilerini ortaya koymazlarsa bir şey ifade etmiyor. İyi oyuncuları bir araya getirmek belki mümkün, belki nispeten kolay da, ama iyi oyuncuları bir arada tutmak oldukça zor.

İyi oyuncuların iyi oynaması lazım. Bu da kişisel performanstaki iyi niyeti ve özveriyi ön plana alıyor. Fenerbahçe’nin büyük ümitlerle transfer ettiği Ortega, şimdi “BÜYÜLEYECEĞİM” diyor. Peki kardeşim mademki büyüleyecektin de, niçin zamanında oynamadın. Teferruata girmiyorum. Demek ki bireysel olarak şu ya da bu sebeple iyi olmadın. İyi oynamayınca da senin potansiyel olarak iyi olman bir şey ifade etmedi.

Bütün kurumların, bütün toplumların gelişmesi bireylerin iyi olmasına, iyi ve kaliteli olmanın şartlarını yerine getirmesine, iyilik ve başarı adına güzeli gerçekleştirmesine bağlı. Büyük takımlarda, büyük şirketlerde mutlaka birileri çıkıp önderlik ediyor, işi sürüklüyor ama oyuncular da kendi çabalarıyla işi kolaylaştıracak yaklaşımda bulunurlarsa, sonuçlar süper oluyor.

Bu nedenle herkesin bireysel olarak yaptığı işe kalbini koyması ve en iyiyi yapma çabasında olması gerekir. Yaratıcı bile, bir toplum kendisini değiştirmediği takdirde o toplumu değiştirmeyeceğini söylüyor. Demek ki her şey, ama her şey bize bağlı, yani bireye. Yaratıcı dahi değişimi bizim değişimimize endekslemişse o zaman bireye çok büyük sorumluluklar düşüyor demektir. İyi bir takım, iyi bir şirket, iyi bir kurum olmak, hep iyi bireylerden geçiyor. İyi bir toplumu bireysel performans, kişilerin kalitesi, bireylerin yapısı ve çabası şekillendiriyor.

Öğrencilik yıllarımda değişimi sürüklemede Birey mi, Toplum mu şeklindeki bir münazaraya katılmıştım. Toplum demiş ve kazanmıştık tabi. Ama bu yumurta tavuk meselesi gibi bir şey aslında. İster toplum bireyi, ister birey toplumu şekillendirsin sonuç itibariyle, işin merkezinde birey değişiyor. Dünyanın en büyük mağazasından alışveriş yapsanız bile, yine bir bireyle muhatap oluyor, onun davranışlarından etkileniyorsunuz. Biz bireysel olarak ne kadar iyi, ne kadar dürüst, ne kadar çabalı, ne kadar kararlı, ne kadar güzel özelliklere sahipsek, aile, kurum, toplum olarak da o kadar güzelliklere sahip olabiliyoruz. Kurum ya da toplumun görevi, bireyin yeteneklerini ve ahlaki anlayışını her açıdan olumlu halde besleyecek bir atmosferi oluşturabilmesidir. Ama tüm olumsuz çevre şartlarına rağmen birey de bireysel olarak bu sorumluluğun tam merkezindedir her zaman.

Yüksek başarılar için iyi bireylerin çok uzun zamanlı bir arada birlikte aynı hedefe koşması, kaynaşması, aynı amaç uğruna çaba göstermesi gerekiyor. Japonlarda ömür boyu iş garantisi var. Bu garanti verimsizliğe de sebep olmuyor. Çünkü anlayış hep yapıcılık, fark oluşturma ve sürekli gelişme üzerine. En küçük menfaatlerde insanlar kurumlarını, kurumlar da çalıştırdığı kişileri terk edebiliyorlarsa burada karşılıklı olarak çözülmeler başlıyor. Uzun vadeli vizyonel çabalarımızı küçük menfaatler karşısında yarı yolda bırakmadan yol alabilsek çok daha güzel eserler ortaya koyabiliriz. İşlerin en güzeli az da olsa devamlı olanıdır. Tıpkı Fizik’ teki rezonans gibi. Bir adım, bir adım, bin adım derken başarı eninde sonunda kendini gösteriyor. Galiba başarının sırrı, iyi bireylerin bir arada devamlı ve ortak amaçlar doğrultusunda birlikte kalabilmesinde ve ortak amaçlar doğrultusunda samimi olarak yol alma kararlılığı ve devamlılığında yatıyor. Her türlü olumsuzluğa rağmen nasıl evliliklerde taraflar birbirini terk etmiyorlar ve birlikte daha iyi zeminlerde yol almaya çabalıyorlarsa şirketlerde de bir vizyon doğrultusunda durum bu olmalı aslında. Olmalı ki tecrübeli, deneyimli ve istekli insanlarla daha güzel ve daha orijinal işler ortaya konulabilsin. Farklılıklar ve yenilikler ancak uzun vadeli çabalarla ortaya konulabiliyor.

Herkesin birbirini kopyaladığı, ortaya konulan yeniliklerin hemen alınabildiği bir ortamda kopyalanması zor olan, ya da kopyalansa bile herkese katma değer kazandıran yeni işler çıkartabilmek için içi ve aşkı bitmemiş, canlı ve dinamik ekiplerle birlikte yol almak, her geçen gün yeni düşünceler, yenilikler üretmek gerekiyor. DÜŞÜNEN ORGANİZASYON olmak gerekiyor. Hep öğrenmeyelim biraz da düşünelim. Öğrenmenin sonu yok çünkü. Düşünen Organizasyon’la ilgili düşüncelerimi geliştirerek ileriki yazılarımda dile getireceğim.

Gelişmek isteyen tüm kurumlar gibi, Nazif Gürdoğan hocamızın da deyimiyle Globalleşmeye karşı hem glokal kalabilmek, hem de en iyiden daha iyisini ortaya koyabilmek için, kafamızı kuma sokmadan dış dünyaya bakmalı, biraz daha fazla çalışıp, bireysel çabalarımızı ortaya koymalı, düşünen organizasyonların sayısını arttırarak, sinerji ve yenilikler üretip hep birlikte ayakta kalmalıyız.

Şimdilerde TCDD, oluşmuş hantallıkları yok edip, dinamizm körüklemeye çalışıyor. HEKULA diyor. Tüm personeli ile birlikte. TCDD’nin gerçekleştirmeye çalıştığı dönüşüm ve değişim çabası kolay değil elbette. Yaklaşık 40.000 personel var. Yöneticiler bir bütün olarak ele alındığında “Çok geç kalmışız” diyorlar. Bir gerçeği kabul etmek bile, başarı için atılmış kuvvetli bir karardır ve doğru bir adımdır. Trenlerin uçakla rekabet ettiği bir dünyada bizim ülkemizin yerinde sayması kabul edilemezdi, edilmedi de. Sayın Süleyman Karaman liderliğindeki TCDD’de tüm bireyleriyle birlikte hem kişisel kaliteyi hem de kurumsal kaliteyi arttırarak dönüşme ve değişme çabası veriyor.

Geçtiğimiz ay bir çok değerli eğitimcilerimiz ile birlikte bu dönüşüm çabasında hep birlikte biz de gayret gösterdik. Diliyoruzki, TCDD gibi bu değişim çabalarını gösteren tüm kurumlarımız bu çabalarında başarılı olsunlar.

Dönüşümüne katkıda bulunduğumuz TCDD’nin bu çabasına değerli eğitimcilerimizin katkılarıyla katma değer sağlamaya çalıştık. Hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyoruz. Bu arada Demiryolu Dergisi, ben ve Sıra dışı Yaşam Becerisi ustası Melih Arat’la birlikte yaptığı söyleşiyi yayınladı.

TCDD eğitimlerinde birlikte olduğumuz ve bültenimizin bu sayısında link verdiğimiz, “Bana çarşının yolunu göster” anlayışındaki Prof. Dr. Nazif Gürdoğan’ın Globalleşmeye Karşı Glokalleşme isimli yazısı da yine küresel düşünebilme üzerine kurgulanmış.

Ülkemizdeki Yaratıcı düşüncenin önemli örneklerinden birisi olan değerli eğitimcimiz Erdal Demirkıran’ın yeni kitabı “Adam Dediğin Benim Gibi Olur” isimli eserini de tanıtıyoruz “Bir Kitap” köşemizde. Önemli işler başarmak isteyenlere önemli bir ivme kazandıracak bir kitap.

İşin Başı Sağlıklı İletişim köşesinin yazarı Nihal Yıldırım, İletişim ve bireysel saygıyı İnsan Kaynakları alanındaki örneklere odaklandırmış.

Yaratıcı düşünce ve Yeniliğin teorisi ve çerçeve bilgisini ise Yrd. Doç. Dr. Meltem Özkaya’dan keyifle okuyabilirsiniz.

Yeni yazı ve haberlerimizle birlikte dolu dolu bir bültenle daha fazla, yenilik ortaya koyma çabası içerisindeyiz. Daha fazla takım çalışması yapabilen, dah fazla düşünen, daha fazla farklılıklar ve yenilikler üretip kurumsal ve toplumsal gelişme hanesine daha fazla şeyler katarak hep birlikte dünya ile yarışabilen bireyler, kurumlar olabilmemiz dileğiyle…..

Dr. Ali Arslan

Categories:

Tags:

No responses yet

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir