Yazar arşivleri: Ali Arslan

Allah zamanları döndürür, Amerika da adaletten nasibini alıyor

İnsan olarak yaşadığımız olaylar içerisinde evrilip gidiyoruz; yaşadığımız olaylar bizi şekillendiriyor; düşüncelerimiz bu çerçevede gelişiyor; davranışlarımızı yaşadıklarımızın etkisi ile gerçekleştiriyoruz. Sahip olduğumuz mesleklere bağlı olarak günlük hayatımızı düzenliyoruz. Ve sonunda herkes bilinçli ya da bilinçsiz bu hayatın içerisinde bir koşturmaca içinde gidiyor. Hep iyi yaptığımızı zannediyoruz; Çünkü Kur’an-ı Kerim’de insan fıtratı ile ilgili “Biz insana yaptığını beğendirdik” hükmü var. Böyle olmasa belki insan kendisi ile çelişkiye düşecek ama genelde çelişkiye düşmeden doğru da yapsak yanlış da yapsak yaptığımızı savunuyoruz.

Bir filmi ya da dizi filmini izlerken kendimizi olayların akışına kaptırıyoruz; her an ne olacak diye merak ederek heyecanla olayları takip etmeye çalışıyoruz. Halbuki filmin senaristi, yazarı hangi olayın arkasından ne geleceğini ve filmin nasıl biteceğini biliyor ve o belki de bir köşede kahvesini yudumluyor. Biz ise bir meçhul içinde heyecandan heyecana sürükleniyoruz.

Daha önceleri, Tunus’ta Muhammed Buazizi’nin kendini yakması ile başlatılan Bahar dediğimiz bir serüven bugünlerde George Floyd isimli bir Afro-Amerika’lının bir Amerikan polisi tarafından öldürülmesi ile Amerika’da da yaşanıyor. Siyahiler için sürekli tekrar eden öldürülme ve sonunda yargılanmama durumu çekilemez hale geldi. Buyurun size Amerikan Baharı ya da Afro-Amerikan baharı. “Men dakka dukka.Eden bulur. Başkasının kapısını kötü niyetle çalanın kapısı çalınır. Şimdi bu baharın sonucu nereye gider bilemiyoruz ama şu var ki gerek kişi bazında gerek aile bazında gerek toplum bazında bu gelgitler hayatın bir kuralı olarak her yer ve zamanda devam ediyor. Tarih tekerrürden ibarettir, hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi diyor Mehmet Akif. Kuran-ı Kerim’de Allahu Teala “Zamanları döndürürüz” buyuruyor. Bunun anlamı, ister birey, ister kurum, ister toplum, ister ümmet düzeyinde hangi düzeyde olursak olalım, hayatı iniş ve çıkışlarla yaşıyoruz. Hiç kimse bundan müstağni değil, kimse bunun dışında kalmıyor.

Corona virüsü nedeniyle bütün dünya aklına hayaline gelmeyecek bir süreçten geçiyor. Birkaç ay önce olsa belki böyle bir şeyi düşünmemiz pek mümkün olmayabilirdi ama oldu. Bugün bütün dünyanın insanları yüzlerinde maske ile birbirinden uzak mesafede hayatını sürdürmeye çalışıyor. Demek istediğim şey şu: İnsanoğlu her zaman ve mekanda bir şekilde imtihan sürecinde. Kim olursa olsun. Bu imtihanda iniş de var çıkış da, zorluk da var kolaylık da. Hiç kimse, pehlivan güreşlerinde seslenilen “Altta kaldım diye yerinme, üste çıktım diye sevinmesin”prensibini unutmasın.

Zamanımızın süper güçlerinden Amerika’da neler olduğunu şu an biz görüyoruz ama tarih sürecinde filmin hangi dakikasındayız bilmiyoruz. Onun için her zaman yeni iniş ve çıkışlara hazır olmamız gerekiyor. Müslüman ve inançlı olmak bu konuda bize güç veriyor. Çünkü biliyoruz ki Allah zamanları döndürüyor. Arap baharı, şu baharı, bu baharı, insanlara ümit vererek kendi toplumlarında zalim bir şekilde masum insanları birbirlerine kırdıranlar, özellikle bunu Filistin, Afganistan, Irak ve Suriye gibi Müslüman ülkelerde yaparak milyonlarca masum insanın kanına girenler, bugün bir başka Bahar’la kendileri de karşı https://twitter.com/redfishstream/status/1267073026614493184?s=20karşıya kaldılar. Aslında bu, bir Sünnetullah yani ilahi bir kanun. Onlar da biz de bir başkası da benzer serüveni yaşayacak. Ama sebepler önemli, kendi ellerimizle işlediklerimiz bize fatura olarak dönüyor. Vücudumuzdaki sağlık da öyle değil mi? Hastalandığımız zaman öldük, bittik, mahvolduk diyoruz iyi olduğumuz zaman, “Tutmayın bizi” diyerek önceki durumumuzu unutuyoruz. Aslında her zaman her türlü durumla karşı karşıya kalabiliriz ve her türlü duruma karşı hazır halde olmalıyız.

Ülkemizin kendi tarihine baktığımızda hemen hemen her siyasi görüş iktidara geldi. Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, Doğru Yol Partisi, Anavatan Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, DSP, SHP Refah Partisi, AK Parti ve diğerleri. Sağcısı solcusu, inançlısı inançsızı iktidara çıktı ve indi. Ve bu süreç kıyamete kadar devam edecek ama sonuçlar bizim yapıp ettiklerimiz ile şekilleniyor. İlahi kural böyle. Şeyh Sadi Şirazi der ki “Ey insan, dünyaya geldiğin zaman çekeceklerinden dolayı sen ağladın, sen geldin diye başkaları sevindi güldü; giderken de çektiklerinden kurtulduğun için sen sevindin, sen gittin diye başkaları ağladı.” Bilmeliyiz ki hayat uzun ince bir yoldur, giden geri gelmemektedir, bu dünyada herkes kendi rolünü oynamakta ve oynadıktan sonra sahneden inmektedir. Bu sahnede ve bu yolda inişler ve çıkışlar vardır, altta kaldığımız için yerinmemeli, ümitsiz olmamalı, üste çıktığımız zaman da kendimizi kaybedip böbürlenmemeli, her ihtimale karşı her zaman hazırlıklı ve sakin olmalıyız. Çünkü gündüz gece, yaz ve kış gibi insanın yaşadığı olaylar da sürekli dönüyor ve değişiyor. Ve her ikisi de normal bir durum.

Elimize imkanlar geçtiği zaman şımarmamalı, imkanlar elden çıktığı zaman öldük bittik, mahvolduk, yok olduk dememeliyiz; her zaman tedbirli ve her zaman hazırlıklı olmalıyız. Hiçbir zaman zalim değil, her zaman adil olmalıyız. Unutmayalım Allah zamanları döndürür, ama zorluklar da kolaylıkla beraberdir. Yeter ki olaylardan ve yaşadıklarımızdan gerekli dersleri çıkarabilelim. 

Sosyolog Doç. Dr. Ali Arslan: Dizilerdeki ahlaksızlıklar aile kültürümüzü yok ediyor

Toplumdaki birçok değerimiz reyting uğruna yok ediliyor. Yaşadığımız semtler ekranlardan akan rezilliklerle adeta ahlaksızlık sokağına çevriliyor. Dizilerden programlara, reklamlardan, çizgi filmlere her türlü şiddet, ahlaksızlık, istismar ve yozlaştırma TV’ler aracılığıyla evlerimize, toplumumuza sürekli pompalanıyor. Bütün bunları ise RTÜK başta olmak üzere tüm kurumlar sadece izliyor. Uzmanlar, sözde evlilik programlarına ve ahlaksız dizilere karşı aileleri uyarıyor. Yeniakit.com.tr’ye açıklamalarda bulunan Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ali Arslan“İnsanlar sadece yaşadıklarından değil, izlediklerinden de davranış ve tutum kazanıyorlar. Dizilerdeki birbirini aldatmalar, birbirine sadakatsizlikler aile kültürümüzü yok ediyor.” dedi.

Bilgilenme ve eğlenme amaçlı eve aldığımız; uyandığımız gibi açılan ve yatma vaktine dek kapatılmayan televizyonlar aracılığıyla gelenek, görenek ve aile değerlerimiz yok edilmeye çalışılıyor. Konuya ilişkin Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ali Arslan, yeniakit.com.tr’ye önemli açıklamalarda bulundu.

“İnsanlar izlerken öğreniyor”

“İnsanlar sadece yaşadıklarından değil, izlediklerinden de davranış, tutum kazanıyorlar.” diyen Arslan, “Dizilerdeki birbirini aldatmalar, birbirine sadakatsizlikler, aile içi bağımsızlıklar örnek olarak takdim edilirse, bu anlamda filmler, programlar yapılırsa milyonlarca insan etkilenir.” dedi.

Ahlaksızlık yaymada bir de internet çıktı

Ailenin huzur ve mutluluğu için medyaya çok büyük görevler düştüğüne dikkat çeken Arslan, şöyle konuştu:

Mahremiyet duygusu törpüleniyor

Aile yapımızın, gelenek ve göreneklerimizin korunması için devletin ve STK’ların çalışmalar yapması gerektiğine dikkat çeken Arslan, sözlerini şöyle tamamladı:

“Sizin gözleriniz bir mesaj alıyor. Beyninize bir kodlama sistemi gönderiyorsunuz ve orada artık kanıksıyorsunuz bu durumu. Normalleşmeye başlıyor. Kız-erkek ilişkileri sıradanlaşıyor, ailenin sadakati törpüleniyor. Bunların hepsini düşündüğümüzde medya yöneticilerinin daha sorumlu programlar yapmasında fayda var diye

düşünüyorum.”

Bayramlar Niçin Önemlidir?

Bayram geldiğinde insanların duyguları değişir. Çünkü insanlar Bayram gelmeden önce bayramda birbirine karşı güler yüzlü olmaya, iyi duygular beslemeye, birbirinin hal ve hatırını sormaya, birbirini ziyaret etmeye, birbiriyle iyi konuşmaya, kötü şeyler söylememeye, çatışmaya girmemeye, her türlü kötülükten uzak durmaya niyet ederler. Eğer bir ölçüm sistemi olsaydı,  insanların normal zamanda havaya kattıkları iyi duygular ve kötü duyguları ölçebilseydi herhalde aradaki fark çok net bir şekilde görülebilirdi. Tıpkı koronavirüste insanların havayı kirletmeden evlerine çekildiklerinde hava kirliliğindeki azaldı denmesinde olduğu gibi. İnsanların da bayramlarda ortaya kattığı, yaşadığı ve yaşattığı duygular tıpkı çocuklukta olduğu gibi bir şekilde olumlu duygular oluyor. Bu da aynı şekilde yağmurun havayı temizlemesi gibi insan ruhunu temizliyor.

Duygularımız sürekli değişiyor


İnsan duyguları halden hale geçiyor, her an değişik duyguları yaşıyoruz. Bazen iyi bazen kötü duygularla besleniyoruz, bazen kendimiz üretiyoruz ama bayram öncesi bilinçli bir şekilde programlı bir şekilde olumlu duygu üretme çabasını gösteriyoruz.  Koronavirüs salgını nedeniyle her ne kadar fiziken birbirimize yakınlaşmaktan mahrum kalsak da bayram sevincinin yaşanması bu üretimin yapılmasına tamamen engel değil.  Bir tedbir olarak fiziken bir araya gelemesek de duygularımız bir araya gelebiliyor. Sosyal psikolojinin harekete geçmesi için bir arada bulunmak en kuvvetli yön ama iletişim ve düşünme yoluyla bile bunu bir ölçüde sağlayabiliyoruz. Bunun için çeşitli arayışlara girmeye, alternatif araçlar üretmeye  ve elektronik iletişim araçları vasıtasıyla bayramlaşmalarımızı sürdürmeye çalışıyoruz.

Hatta günümüzde ortaya çıkan bu gelişmeler arayıcılığı ile dünyanın neresinde olursa olsun, sesli ve görüntülü olarak birbirimize yakınlaşabiliyoruz, ileteşebiliyoruz,  bayramlaşabiliyoruz yeter ki isteyelim.

Allahu Teala, insan fıtratını bildiği için bize duygusal olarak arınma vesileleri koymuş. Bu nedenle aslında bu, yaratılışımızın gereği. Eğer biz duygularımızı sürekli pozitif hale çevirmeye çalışırsak sonuçları da olumlu oluyor. Hep koşuşturmanın yanında arada bir frene basıp kendimizi ve birbirimizi dinlemeye ihtiyacımız var.

Bayramlar her türlü inanca sahip toplumda mevcut. Dolayısıyla yaratılıştan duydukları ihtiyaç gereği bir şekilde oluşturup bütün toplumlar kısmi veya kapsamlı bayram yaşıyor ise de biz Müslüman toplumlar olarak bu programı doğrudan Cenab-ı  Hak’tan alıyoruz. Bir araya gelme programı bize cuma namazı, bayram namazı gibi çeşitli vesilelerle  bize verilmiş ve bunlar bizim bir araya gelmemizi zorunlu kılıyor ise de bu kısmi durum, Ramazan ve Kurban Bayramında yaşlı, genç, kadın erkek, çoluk çocuk  istisnasız bütün Müslümanları içine katıyor. İnsanın yalnız kalmaması ve yalnız kalınmaması gereken dünyada insanlar Allah-ü Teala ve dinler aracılığıyla olumlu duygulara yönlenmesi istenen varlıklardır.

Bayramların insanları ve toplumları huzura kavuşturmak gibi bir fonksiyonu var; bayramdaki tüm ilişki sistemlerimiz değişiyor. Her birimiz, evlerimizde hazırladığımız tatlılar veya hediyelerle ikramda bulunmaya çalışıyoruz, evlerimizi temizleyip, her türlü işten uzaklaşıp, misafir gelecek konumuna geçerek gelen insanları güler yüzle karşılayarak, buyur ediyoruz. Dolayısıyla insanlar arası İlişkilerde bir iyileşme meydana geliyor, toplumsal yapının dinamikleri değişiyor. Tabii ki bu ortamda onların arasını bozmaya çalışan Şeytan’ın işi zorlaşıyor. Çünkü insanlar arası ilişkiler belli ölçüde düzeliyor. Bütün insanlar da bunu ortak bir değer olarak kabul edince toplumsal bir uzlaşım ortaya çıkıyor.

Diyelim ki bazı insanlar için bayramlar önemsiz. O zaman ne olacak? Onlar da başka bir zeminde bu tür bir arayışa gireceklerdir. Yani bu bir fıtratın gereğidir. Başka olayları vesile kılarak bayram oluşturmaya çalışacaklardır.

Mutlaka istatistiklerde vardır ama eminim ki bayramlarda adi suç işleme oranları düşüyordur. Bu yan etkilerini aldığımızda bile faydalı olan bayramların bir de manevi cephesi var ki o zaten başlı başına yeterli bir gerekçedir. Ramazan Bayramı gelmeden önce Ramazan’da 1 aylık oruç ile maddi ve manevi özel bir eğitimden geçiyoruz. Bu ayda ruhen kendimizi hazırlıyoruz, sadaka, fitre ve zekat gibi “veren tarafımız” ön plana çıkıyor. “Veren el” olma yönümüz güçleniyor, herkesin almaya değil de vermeye hazır olduğu bir toplumdan daha ideal bir toplum ne olabilir ki?

Gözle görülmeyecek kadar küçük bir korona virüs bütün insanlığı esir aldı, hepimiz feleğimizi şaşırdık. Bu minicik bir virüsün etkisiyle dünyadaki her şey değişti; siyaset, ekonomi, insan ilişkileri, eğitim, hemen hemen her alana bu virüsün etkisi ulaştı. İşte bunun gibi sıradan bir olay zannettiğimiz bayramlarda da biz bir buçuk milyarlık Müslümanlar olarak aslında Ramazan’da sadaka, fitre ve zekatlarımızla, Kurban bayramında ise kestiğimiz kurbanların etlerini ikram etmek suretiyle yine verici yönümüzü öne geçirerek aramızdaki ilişkileri iyileştiriyoruz, yardımlaşma boyutumuz güçleniyor. Hele bunu herkes bilinçli yapabilse ne muazzam sonuçlar ve faydalar ortaya çıkacak. Bu açıdan bakıldığında koranavirüs olayı gibi üzerinden ders çıkarılması gereken bir durumdur.

Teşekkür ve takdir etmeyi bilmek

 İşin yukarıda bahsettiğim duygusal arınma boyutu ve manevi tarafı apayrı bir fayda oluşturuyor. Manevi arınma ile kul olduğumuzun bilincini hissetmemiz ve her türlü Nimet’in Allahü Teala’nın bir ikramı olduğunu düşünmemiz, ayaklarımızın yere basmasına yardımcı oluyor. Insanın minnettar olması, teşekkür ve takdir etmeyi bilmesi önemli bir özellik. Bayramla birlikte bu şükür ve teşekkür duygularımızda bir artış meydana geliyor. Bayramla birlikte bir buçuk milyarlık İslam dünyasında ortak hareket etme, bir bütünün parçası olduğumuzu hatırlama ve hissetme duygumuz gelişiyor.

Olumlu duyguların milli bayramlarda da ortaya çıkması söz konusu olabilir ama milli bayramlar çeşitli vesilelerle oluşturulduğu için dini bayramlar kadar kapsayıcı ve etkileyici değil; ama problem yok. Bayram bayramdır. Yeter ki insanlık yanlış şeylerde değil, güzel şeylerde bir araya gelsin, güzel davranışlarda bütünleşsin, bir tarafı ezmede, düşmanlıkta değil iyilik ve hayırda birleşsin ve yardımlaşsın.

Hayata Müslümanca bakmasanız yine de bir şekilde bir bakış oluşturmak durumunda kalırsınız. Bu bakış açıları bazen çok sığ, bazen çok yetersiz, bazen çok bencil olabilir. Örneğin bayramda sadece kendiniz için denize girebilirsiniz ama bu belki sadece kısmi olarak sizi ferahlatır. Halbuki bayramlaşma karşılıklı bir alışveriş olduğu için herkesi duygusal ve manevi huzura kavuşturmaktadır.  Bu nedenle bayramları hem manevi açıdan Rabbimizin bize bir ikramı olarak hem de kendi aramızda dayanışma, yardımlaşma, iyileşme, toplumsal bütünleşme, ruhen iyileşme gibi katkıları nedeniyle bayramları iyi değerlendirmek gerekir.

Bayram bir sevincin paylaşılmasıdır Tıpkı insanın yari ve sevgilisi ile buluşması gibi bir paylaşım. iki taraf da birbirine kavuşmanın verdiği haz ile mutluluk duyarlar. Bu nedenle her türlü çıkar ilişkisinin terkedilip tamamen yakınlarımız, dostlarımız ve arkadaşlarımız ile birlikte bir araya gelmeyi ve sevinçleri paylaşmayı düşünerek Bayram yapmak bizim insan olma boyutumuzu hem öne çıkarır hem de güçlendirir.

En büyük bayrama hazırlıklı olmak ne güzel

Bütün bunlara rağmen, dünya ve ötesi açısından bakıldığında dünyadaki bayramlar elbetteki küçük örneklerdir; en büyük Bayram ise Onun rızasını kazanarak Rabbimize kavuştuğumuz gün kutlayacağımız bayram olacaktır.

Bunu Hacı Bayramı Veli ne güzel dile getirmiştir. Günümüz, geleceğimiz ve ahiretimizin hep bayram olsun dileğiyle Ramazan bayramınızı tebrik ederim.  Her türlü hayrın fethi şerrin def olması dileğiyle….

BAYRAMİ imdi, BAYRAMİ imdi
Bayram edersin yâr ile şimdi
Hamd-ü senâlar, hamd-ü senâlar
Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm

https://ilahis.org/ilahis/3110

Bu ilahiyi ve diğer bir “Bayram edelim” Ahmet Özhan’ın sesiyle dinlemek için tıklayınız.

https://www.youtube.com/watch?v=TYHh9Lq0r80

Koronavirüs, Ramazan Ayı ve İtikaf

Koranavirüs nedeniyle insanlık tarihinde belki de daha önce hiç karşılaşılmamış geniş bir düzeyde ortak bir tecrübe yaşıyoruz. Bu dönemde herkes bir tehlikeden kurtulabilmek için evine kapanmak durumunda   kalıyor. Tabii bu eve kapanma her türlü ilişkiyi farklı bir şekle çeviriyor. Ekonomi, siyaset, aile içi ilişkiler, dini hayat, devletler arası ilişkiler, yardımlaşma, çatışma ve düşmanlık, sağlık, eğitim gibi birçok alanda ve birçok kurumda yeni bir normal ortaya çıkıyor.

Burada belki de en çok farkına vardığımız bir şey, insan olarak ne kadar aciz olduğumuzun anlaşılması. Çünkü koronavirüs, hiçbir sınır, hiçbir ülke, hiçbir iktidar, hiçbir güç, hiçbir varlık tanımaksızın herkese musallat olabilecek güç ve kudrette. Bu nedenle hiç kimse ona meydan okuyamıyor. Bu nedenle konuşmalar hep ölçülü ve tedirgin. Sözler, aşı kısa zamanda bulunur, bulunamaz, belki de hiç bulunamaz gibi ikilemler içerisinde dönüp dolaşıyor. Burada insanı  düşündüren bir durum söz konusu, insanın durup bir kendisini dinlemesi gerekiyor. Ne oluyor? Niçin oluyor?

Müslümanlar olarak bizim bu anlamda kendi kendimize sorgulayacak birçok durağımız var ve belki de bu, insanın yaratılış programında olması gereken bir durum. Çünkü insan yapımı motoru bile hiç durdurmadan, dinlendirmeden çalıştırır ve sürekli sürerseniz bir noktadan sonra tehlike ile karşılaşabilirsiniz. Cenab-ı Hak, bize geceyi yaratmak suretiyle bu imkanı vermiştir. Namaz ve orucu sunmak suretiyle bu zemini hazırlamıştır; zekat ve sadaka sureti ile elden mal çıkarmanın ve cimrilikten kurtuluşun farkındalığı oluşturulmuştur.

Bir de bunun ötesinde Ramazanın son 10 gününde Peygamber Efendimizin (sav) uygulamasına binaen yapılan itikaf ibadeti de böyle bir sorgulama için önemli bir vasıtadır. En uygunu ve ideali Ramazan’ın son 10 gününde olmakla birlikte daha kısa da yapılabilir.  Burada önemli olan niyet etmektir. İtikafta ne yapılır? Olabildiğince dünya işlerinden el çekilerek Cenab-ı Hak ile başbaşa kalınmaya ve kişinin kendisini sorgulamaya, tövbe istifar etmeye, zikir yapmaya ve ahirete hazırlıklı olmaya çalışılır.

Açık söylemek gerekirse ben daha önce itikaf yapmadım fakat korona günleri ile birleştirerek kısa da olsa evimde buna bir niyet ettim. Bu sırada geçmişte yaptıklarımızı ve hayatımızı sorgulama zemini buldum.

Korona, bize temizliğe dikkat etmemiz gerektiğini dayatarak gösterdi. Ramazan ayı ve itikaf da bize ruh temizliğinin gerekliliğini gösteriyor. Bu süreçte her gün yüklendiğimiz günah kirleri veya hatalar veya yorgunluklar sonucunda ruhunuzu arındırmaya ihtiyaç olduğunu anlıyorsunuz. İslam, bunu bize ibadetler aracılığıyla öğretirken, Uzak Doğu’da bu meditasyon ile başarılmaya çalışılıyor. Yani her halükarda insanın bir sükunete, kendini dinlemeye ve kendi muhasebesini yapmaya ihtiyacı var.  Hayat sürekli bir koşuşturma değil. Bu koşuşturma ile birlikte yeniden enerji toplamaya da ihtiyaç söz konusu.

Güneş, D vitamini sağlayan en büyük enerji kaynağı; fakat siz bunu bazı ilaçlarla bir dereceye kadar belki alabilirsiniz ama hiçbir zaman Güneş’in verdiği enerjiyi sağlaması söz konusu değil. İşte ibadetler de özellikle Ramazan ayı Müslümanlar için kendilerini sorgulaması gereken önemli bir ay. Güneş enerjisi gibi bizi arındırıyor.
Bu ay ve günlerde maddeten ve manen arınmamız ve sağlıklı günlere kavuşmamız temennisiyle.                                                                     17.05.2020

KSBÜ Stratejik Plan Eğitimi

Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Sosyolog ve Yönetim Danışmanı Doç.Dr.Ali ARSLAN, Kütahya Sağlık Bilimleri Üniversitesinin stratejik planlama çalışmaları kapsamında Üniversite Rektörü Prof. Dr. Vural Kavuncu başta olmak üzere senato üyeleri, yönetim kurulu üyeleri ve daire başkanlarının katıldığı Strateji Arama Konferansını 09-10 Şubat 2019 tarihinde gerçekleştirdi. Konferansa senato üyeleri, yönetim kurulu üyeleri ve daire başkanlarına katılırken, üniversitenin stratejik planlarının hazırlanmasıyla ilgili bilgiler konu alındı.

Kütahya Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nde (KSBÜ) yürütülen stratejik plan çalışmaları hızla devam ediyor

Bulgaristan Aytos’da İmamlarla Arama Konferansı

Bulgaristan Başmüftülüğü ve Aytos Müftülüğünün işbirliği ile Aytos’ta  gerçekleştirilen  Arama Konferansı Doç. Dr. Ali Arslan tarafından gerçekleştirildi ve çalışmaya Bölgedeki imamlar ve yöneticiler  katıldı. 2 gün  süren çalışmaya  Başmüftü Dr. Mustafa Hacı,  Aytos  Müftüsü  Selahattin  Muharrem, Başmüftü Yardımcısı Ahmed Hasanov Bahadır,  Edirne  Müftüsü  Emrullah  Üzüm’de  katılarak  çalışmanın  çok başarılı  olduğunu  ve yaygınlaştırılması gerektiğini söyleyerek  katkıları nedeniyle  programı yürüten  Doç.  Dr.  Ali  Arslan’a ve katılımcılara teşekkür ettiler.

5.2 Hindistan (Agra/Tac Mahal, Yeni Delhi)

Seyahatimizin 5. ülkesi Hindistan. Hindistan’daki seyahatimizin Lucknow bölümünü daha önce anlatmıştım. Lucknow’dan sonra yolumuz Agra’daki Tac Mahal’e doğru uzanıyor. Ancak Agra şehrine gitmeden önce kaldığım üniversiteye Allahabad şehrinden gelen bir dost misafir, Hinduların dini festivallerinde içine girip yıkandıkları Ganj nehrin içine girilen kısmının kendi şehirlerinde olduğunu söyleyip, beni kendisinin de yöneticisi olduğu kuruluşa davet ediyor. Ancak çok istekli olmama rağmen, yolculukta yaşadığım zorluklar, yapılan istişareler ve zaman kısıtından dolayı teklife karşılık veremeden Agra’ya gitmeye niyet ediyorum. O Ganj nehri ki gerçekten görülmeye değer bir yer. Gidebilmiş olsaydım dini bayram olmadığı için belki boş bir nehir görecektim ama Ganj nehri, zamanı gelince milyonlarca Hindu’nun “günahları temizleyeceğine ve selamet getireceğine” inanarak içine girip yıkandıkları ve hacı olduklarını kabul ettikleri bir nehirdir. Ancak nehir inanılmaz şekilde kirlidir.
https://www.bbc.com/…/haber…/2013/02/130210_india_kumbh_mela
Bize çok ters gelse ve aşırı kirlilik oluşturan deri sanayii birlikte nehre her gün tahminen 1 milyar litre lağım aksa ve bugün Ganj dünyanın en kirli su kütlelerinden birisi kabul edilse de Hinduizm inancında ne olursa olsun Ganj nehrinin kirlenmeyeceği bulunmaktadır. Ancak bu aşırı kirliliği yansıtmak istemediğim için, görmek isteyenlere internete Ganj nehri yazmalarının yeterli olacağını belirtmek isterim.

Her neyse bunu görmekten mahrum kalma pahasına da olsa yolumuzu Agra’ya Taç Mahalin bulunduğu yere yönlendiriyoruz. Kendilerinde misafir kaldığım arkadaşlar beni son anda, ucu ucuna gideceğim otobüse yetiştiriyorlar. Ben de otobüse yetişmenin huzuru ile yola koyuluyorum. Agra’ya vardığımızda, otobüs, bir yol kenarında buradan Taç Mahal’e gidebilirsin denilerek beni indiriyor. Mutlaka ayrı bir araca binmem gerekiyor ama henüz ne yapacağımı bilmiyorum. Şaşırıyorum fakat hemen yanıma üşüşen taşıyıcılardan bir tanesinin Müslüman olduğunu anlayınca yaban ellerde kendisine içim ısınıyor, kanım kaynıyor, biraz ürkerek biraz da ona güvenerek onunla anlaşıp, Taç Mahal’in yanında aracın girebildiği yere kadar bir rekşa ile gidiyoruz.
Etrafınızı hemen yüksek ücret ödemeniz gereken rehberler ve fotoğrafçılar sarıyor ve özel fotoğraf çekmek istiyorlar. Bilinçsiz davranırsanız oranın standartlarına göre yüksek para ödeyebilirsiniz. Ancak daha önce uyarıldığım için rehber kısmını atlayıp bir tane fotoğrafçı ile konuşmaya başlıyoruz. Biraz iktisatlı olma ihtiyacından biraz da istemediğimden “Param yok” deyip uzaklaşmasını istiyor isem de “Önemli değil, madem ki paranız yok, ben de sizden ücret istemiyorum” diyerek beni ikna ediyor.
Tekrar tembih ediyorum.
-“Bak param yok, para isterseniz vermem” diyorum o da
– “Tamam” diye cevap veriyor.
Hayatımda o kadar mankenlik yapmadım desem doğrudur. Özel çabalarla yaklaşık 50 kadar fotoğraf çekiyor. Bir fotoğraf çekimi için “Elini şöyle kaldır, şöyle dur, şurada dur, biraz gülümse” vb. şeyler söyleyerek fotoğrafları çektikten sonra ayrılma noktasına geliyoruz. Fakat tam ayrılacağımız sırada benden para istiyor ve ben de “Sizinle öyle anlaşmamıştık dedim” ise de fotoğrafları vermiyor ve birbirimizden ayrılmak zorunda kalıyoruz. Daha sonra Tunus’ta fotoğraf çektiğim telefonum çalınmamış olsa idi onlar pek umurumda olmayacaktı ama son anda benim telefonumla hatır için çektiği 3-5 poz da yok olunca hani acaba fotoğrafları alsamıydım acaba demeden de edemiyorum. Taç mahale gidip de, oradan hiçbir fotoğraf getirememek bugünün şartlarından çok anlamlı değil. Ama telefonumun çalınacağını nereden bilebilirdim. Bu yazı serisi bitinceye kadar herhalde telefonumun çalınmasıyla ilgili bu hayıflanmayı birkaç defa daha duyabilirsiniz. Neyseki Google yedeklemeleri ve beraber gezdiğimiz arkadaşların makineleri ile çektiğimiz çok miktarda fotoğrafı yeniden elde etme imkanı bulabilmeden dolayı teselli oluyoruz. Çok şükür. Fakat şunu da söylemem gerekir ki Hindistan’dan elde ettiğim fotoğraflar Googla aracılığı ile değil birlikte olduğum arkadaşımızdan elde ettiğim fotoğraflardan oluşmaktadır. Muhtemelen Google Hindistan’da yedekleme yapamamıştır veya benim fark etmediğim bir kısıtlama olmuştur.

Beni Tac Mahale getiren taşımacı, Yeni Delhi’ye gideceğim otobüs firmasına götürmek için önceden anlaştığımız üzere dışarıda beni bekliyordu. Taç Mahal gezisi bittiğinde de anlaştığımız yerde beni beklediğini görünce iyi ki bu kişi ile anlaşmışım diyerek çok memnun oldum ve ona olan inancım daha da artmış oldu.
Tac Mahal, gerçekten önemli bir eser. Hindistan’ın Agra şehrinde, 1631-1654 yıllarında inşa edilmiş anıt mezar. İslâm türbe mimarisinin en önemli eserlerinden birisi olarak kabul edilir. Anlatması oldukça detaylı. Onunla ilgili detayları buradaki linkten veya başka kaynaklardan elde etmek mümkün. http://seyahat.mynet.com/tac-mahalin-hikayesi-1186586

Tac Mahalden ayrıldıktan sonra, daha önce Hindistan’da yolculuk yapmış olmanın tecrübesi ve bana yapılan tavsiye üzerine klimalı bir araba olsun diye talep ediyorum. Şoförle birlikte bir otobüs firmasına gidiyoruz, klimalı araba olsun diye firma temsilcisine tekrar ediyorum. Tamam problem yok, araba klimalı, şu saatte gelecek diyor. 1-2 saat bekledikten sonra araba gelince, arabaya binebilirsiniz diyorlar ve herkesle birlikte arabaya biniyoruz. Aman Allahım o nasıl bir klimalı araba. Klimalı dedikleri arabanın sağında ve solunda, koltuk üstlerine gelecek şekilde tavanlara asılı kimisi kırık, kimisi kusurlu çalışır, soğutmaz, kimisi hiç çalışmaz küçük küçük pervaneler. Hay Allah diyorsak da çaresiz bir yere oturmak durumundayız. Koltuk numarası falan yok. Boş bulduğun yere oturacaksın. Hava sıcak yanıyor. İster istemez uygun olduğunu düşündüğüm ortada bir yere oturuyoruz, fakat vantilatör neredeyse kendisini bile soğutmuyor. Öbürüne geçtim, çalışmıyor. Bir diğer koltuğa gittim, kimisinin kanatları kırık, rezalet bir durum. Nasılsa boş yerler var diyerek en arkada en köşede daracık bir yere oturuyorum; gerekirse tekrar daha uygun bir yere geçerim diye düşünüyorum ama o da ne? Araba birden bir doluveriyor, pir doluyor. Kadın, erkek, çoluk çocuk, otobüsün orta boşluğunda bile adım atacak yer kalmıyor. Ben arka köşede sıkışıp kalmış durumdayım. 4-5 saat, insanlar birbirine yapışık şekilde, yana yana, kan ter içinde, zar, zor gideceğimiz yere Delhi’ye varıyorum ama hayatım boyunca unutmakta zorluk çekeceğim yolculuklardan birisini yaşıyorum.

Daha önce de belirttiğim gibi, her ne hikmetse ben Yeni Delhi’nin yeni olan hiç yerini göremedim… Daha sonra ben yahu bu Yeni Delhi’nin neresi yeni ben yeni bir yer göremedim, nerede bu şehrin yeni yerleri diye sorduğumda ise “Onun kendisi değil adı Yeni Delhi” dir cevabını alıyorum.
“Son durak” denilerek şehir dışında bir yerde bırakılıyorum ancak o unutulmaz Hindistan otobüs yolculuğundan kurtulmuş olmanın ferahlığı ile otobüsten kendimi aşağıya atıveriyorum. Özel bir rekşa taşıma vasıtası ile anlaşıp beni karşılayacak Muhammad Nasir, şehrin merkezine yakın bir yerde çok şükür buluşuyoruz.

Muhammad Nasir, doktora yapan bir üniversite öğrencisi. O olmasa idi Hindistan gezisi belki de benim için eksik kalacaktı ve Yeni Delhi adına hafızamızda pek bir şey kalmayabilirdi.
Onunla beraber ilk olarak, yorgunluğa aldırmadan hemen kendisinin öğrenim gördüğü Jamia Millia Islamia (Milli İslami Üniversite) üniversitesini ziyaret etmeye başlıyoruz. (https://www.jmi.ac.in/) Bir tatil gününde kimi bulabilirsek diyoruz ve özellikle Sosyoloji Bölümünü ziyaret etmeye çalışıyoruz. Allah’tan ki hem Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Dr. Arvinder A. Ansari (https://www.jmi.ac.in/…/faculty-m…/Dr_Arvinder_A_Ansari-1861) hem de Arap Dili Bölümü Başkanı Prof. Dr. Habibullah Khan (https://www.jmi.ac.in/…/faculty-mem…/Dr_Habibullah_Khan-1458) ile görüşme imkanı bulabiliyorum.

Kendileri ile kısa ziyaretlerimizi tamamlayıp hatıra fotoğraflarını çektirdikten sonra, o gün şans eseri açık bulunan özel Kuran-ı Kerim sergisine rastlamak benim için çok önemli bir fırsat ve nimet oluyor. Çok büyük boyda değişik malzemeler üzerine ince işçilikler ile yazılmış çeşitli Kuran-ı Kerim hatları gerçekten görülmeye değer eşi benzeri olmayan eserlerdi.

Bu sergiyi de gezdikten sonra Hindistan’ı farklılaştıran diğer dini merkezleri gezmek önemli bir katma değer sağlayacaktı. Hindistan’da o kadar çok din var ki her birine ait bir tapınağı gezmek oldukça fazla zaman istiyor. Ancak hızlıca da olsa sırasıyla, imkan bulabildiğimiz ölçüde Sihlerin tapınağı bir Gurdwara, bir Hindu tapınağı ve Hindistan Bahailerinin merkezi olan Ulusal Bahai Tapınağını ziyaret ediyoruz.

İlk gittiğimiz Sih tapınağında orada bulunan görevli ile kısa bir röportaj yapıyorum ve Sihlerce önemli olan esasları öğreniyoruz. Başınızı örtmeden içeriye girmeniz mümkün değil.
“Sihlerin inancına göre Vaftiz olmuş Sih erkek ve kadınlar, Pencabi dilindeki isimleri nedeniyle 5K (penc kakke veya penc kakkar) diye anılan, Sihliğin 5 şartını yerine getirmek zorundalar. Bunlar:
1 – Kes veya keş: Tanrının yaratışındaki mükemmelliğe saygının bir işareti olarak saç kesiminin terk edilmesi ve saçların uzatılması. Erkekler için buna sakal ve vücut kılları da dahil. Sürekli yanlarında taşıdıkları ‘kanga’ adı verilen tarak ile günde iki kez saçlarını tararlar.
2 – Kanga veya Kanka: Kanga, çoğunlukla ahşaptan yapılmış saç tarağı. Halsalı Sihler günde iki kez bu tarakla saçlarını tarar. İlahi temizliği sembolize ediyor. Sürekli yanında taşımaktan kinaye, Roman argosundan Türkçe’ye geçen ve sürekli yanında gezdirilen arkadaşlar için kullanılan ‘kanka’ sözcüğünün de kaynağı.
3 – Kara: Çelik veya demirden bir bilezik. Dinlerine kendilerini teslim ettiklerinin bir sembolü ve inançlarını sürekli hatırda tutmalarının bir aracı olarak bunu sürekli takarlar.
4 – Kaççera veya Kaçça: Kadın erkek bütün vaftizli Sihlerin giymek zorunda olduğu şort şeklinde bir iç çamaşırı. Sihlere, cinsel arzularını kontrol etmelerini hatırlatır.
5 – Kirpan: Bütün vaftizli Sihlerin sürekli yanında taşımak zorunda olduğu kısa hançerdir. Sihlere, ne kendisine ne de başkasına yapılan zulme asla sessiz kalmama, yardımlarına koşma görevini hatırlatır.”
http://amerikabulteni.com/…/07/sih-dini-nedir-sihler-kimdi…/

Sihlerin Gurdwara’sından çıktıktan sonra hemen o yakınlarda bulunan bir Hindu tapınağına gittik ki daha girişte birçok hayvan heykeli sizi karşılıyor. Ayakkabılarınızı çıkararak içeri giriyorsunuz.
Hinduizm özetlemesi zor olan karmaşık bir din. “Hinduizm sık sık, sözde 330 milyon tanrıyı kabul eden çok tanrılı bir din olarak anlaşıldığı halde hepsinin üzerinde olan tek bir “tanrısı” da vardır ki bu da Brahma’dır.” Burada daha fazla detaya girmeden çeşitli kaynaklardan istifade edilebileceğini belirtmek isterim. https://www.gotquestions.org/Turkce/Hinduizm-Hindular.html

Yeni Delhi’de benim için önemli ziyaretlerden birisi de Bahailerin merkezini ziyaret etmek olmuştur. Çünkü çok önemli bir tapınak kabul edilen Bahai merkezi, oldukça geniş bir alana kurulmuş olup, her an çok yoğun bir ziyaretçi akınına uğramaktadır. Her tarafın yeşil olduğu mekanın, özellikle bahçe kısımları oldukça albenisi olan bir mekan. Tapınağın içine girmek için uzun süre kuyrukta bekledikten sonra yine ayakkabılarınızı çıkararak grup grup içeriye alınıyorsunuz ve içeriye girdiğiniz anda konuşmanız yasaklanıyor ve sükunet ortamında bir müddet oturup, oradaki havayı teneffüs ettikten bir müddet sonra dışarıya çıkmak durumunda kalıyorsunuz. http://www.bahai.in/house-of-worship/

Kısa ve hızlı da olsa 3 dine ait bu dini mekanları gezdikten ve büyük ölçüde merakımızın gitmesinden sonra Şintoistlerin ve Budistlerin tapınaklarını gitmek niyetinde olduğumuz Japonya’ya bırakarak günü noktalıyoruz.

Ancak esas hedeflerimizden birisi olan ve iftara davet edildiğimiz, Saad b Reşid yönetiminde yürütülen bir Medreseyi günün sonunda ziyaret ediyoruz. Ramazan gününde ziyaret ettiğimiz bu medrese de hafızlık yapan Kuran Kursundaki çocuklarla birlikte oluyoruz. Gerçekten o kadar samimi ve gayretli insanlarla bir arada olmak Hindistan gezimizin en önemli halkalarından birisini oluşturuyor. O çocukların bir taraftan hafızlık yaparlarken diğer taraftan da tulumbadan çektikleri sularla ve neşeli bir şekilde çamaşırlarını yıkadıklarını, bir taraftan kendi işlerini görürlerken diğer taraftan da gece kalkıp çok disiplinli bir şekilde ezberlerini yaptıklarını görmek Hindistan’daki dini hizmetlerin nasıl bir gayret ve özveri ile sürdürüldüğünü görmeye güzel bir örnek teşkil ediyor.

Medrese adını verdikleri Kuran Kursunda yapılan o güzel hizmetleri, samimiyeti ve özverili gayretleri görüp te sizlere birkaç kare de fotoğraf sunamayınca “Ah telefonum çalınmasaydı” demeden kendimiz alamıyorum.
Kısacası, Hindistan çok büyük bir ülke. Hindistan gibi büyük bir ülkede her çeşit dinin ve inancın mensuplarını bulmak mümkün. Yukarıda belirttiğimiz bazı gözlemlerimizle doyamasak da olabildiği kadarı ile 6 günlük Hindistan gezimize nokta koyarak Yeni Delhi havaalanından İstanbul’a uzanıyor, oradan gideceğimiz Japonya için Rotamızı çiziyoruz.

Danışmanlığını yaptığım Doktora öğrencimiz Ayhan direk tezini başarıyla savunup Doktor oldu

Danışmanlığım ile yürütülen doktora çalışmasında Ayhan Direk, Sosyal Sermaye ve Eğitim Kurumlarında Şiddet İlişkisini inceleyen tezini başarı ile savunarak Doktor unvanını almıştır. Kendisi tebrik eder, tez savunmasına jüri olarak katılan öğretim üyesi arkadaşlarımıza teşekkür ederiz. Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden Prof. Dr. Mustafa Kemal Şan, SAÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünden Doç. Dr. Zeynel A. Kılınç, Selçuk Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden Doç. Dr. Mehmet Ali Aydemir, Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden Doç.Dr. Erhan Tecim.

 

Danışmanlığını yaptığım Filipinli öğrencim Charissa Vitto yüksek lisans tezini başarıyla tamamladı

Danışmanlığını yaptığım Filipinli öğrencim Charisse Vitto İngilizce olarak hazırladığı Türkiye ve Filipinli öğrenciler arasındaki internet tacizi konulu yüksek lisans tezini başarıyla tamamladı. kendisini tebrik ediyor, jüri üyeleri Zahit Atçıl ve Adem Bölükbaşı hocalarımız ile dinleyici katılımcılara teşekkür ediyoruz