Kategori arşivi: Günlük/Daily

Yeni Dünya Düzeni: Globalleşme: Prof. Dr. Nazif Gürdoğan ile söyleşi

nazif gürdoğan

Aliarslan

Globalleşme, ulusal ve uluslararası bütün kurum ve kuruluşları dünya standartlarını yakalamaya zorluyor artık. Türkiye’deki her kurum ve kuruluş için, “Ben yaptım oldu” dönemi kapandı. Bütün kurum ve kuruluşlar dünya kalitesinde ürün, hizmet ve bilgi üretmeden varlıklarını koruyamaz. (Demiryolu Dergisi Ocak 2004 Sayı 9)

Okumaya devam et

Adım adım kurumsal değişim: Melih Arat ile söyleşi

Aliarslanmelih-aratTCDD’de bir değişim süreci yaşanıyor. Bu değişim, geleneksel yönetim anlayışından çağdaş yönetim anlayışına geçiş sürecidir. Bu nedenle, bu değişimin önemini, gerekliliğini daha iyi değerlendirebilmek için TCDD’deki kalite bilincinin gelişmesi ve kurumsal değişimle ilgili değerlendirmelerini almak üzere, Ali Arslan ve Melih Arat’la söyleşi yaptık. (Demiryolu Dergisi Kasım-Aralık 2003 Sayı: 8) Okumaya devam et

AKADEMİK VE TURİSTİK AVRUPA GEZİ NOTLARI: POLONYA, ÇEK CUMHURİYETİ, FRANSA, ALMANYA, BELÇİKA

POLONYA

Lodz Ünivesitesi Ekonomi ve Sosyoloji Fakültesi Yaz Okulu

6 Temmuz 2013 tarihinde Polonya Lodz Üniversitesi Ekonomi ve Sosyoloji Fakültesinin davetlisi olarak her yıl geleneksel olarak düzenledikleri ve bu yıl da 9. sunu gerçekleştirdikleri Uluslararası Yaz Okulu programına 5 öğrenci ile birlikte katıldık.

yaz okulu

Misafiri olduğumuz Lodz Üniversitesi, Lodz şehrinde, şehir de Polonya’nın ortasında ve başşehir Varşova’ya 100 km’den fazla bir uzaklıkta yer almaktadır.

Program sonunda katılımcılara 6 AKTS yerine geçen birer sertifika verildi. Program, hem akademik dersleri hem de bu derslerle ilişkili gezileri kapsıyordu. Bu nedenle program çerçevesinde Polanya’nın önemli yerleri ziyaret edildi.

Katılımcılardan bir grup ile Fakülte önünde

Katılımcılardan bir grup ile Fakülte önünde

Programın ana konusu: Çağdaş Dünya’da İnsan Güvenliği idi. 8-18 Temmuz tarihleri arasında 2 haftaya yayılarak gerçekleştirilen programda, Ekonomik, Kamu, Su, Enerji, Sivil Vatandaşlar, Sosyal Güvenlik, İnternet ve Enformasyon Güvenliği gibi konular ele alındı. Üniversitenin ve misafir hocaların ders niteliğindeki sunumlarının yanı sıra, katılımcıların oluşturdukları gruplar da birer sunum yaptılar. Her grubun sunum şekli kendisine özel olmakla beraber Türkiye’yi temsil eden bizim grubumuzun sunumu hem farklı hem de hareketli idi.

Her ülkeden farklı sayıda kişi katılırken, Türkiye’den Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümünü temsilen ben ve benim yanımdaki öğrenciler katıldı. Vahdet Tozan, Mine Doğan, Reyhan Doğan, Merve Çakır ve Erciyes Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü 4. Sınıf öğrencisi olan oğlum Abdurrahman Arslan ile birlikte toplam 6 kişi idik. Ayrıca,  bizden önce giderek programın düzenlendiği Fakültede staj yapan Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğrencimiz Ece Serap Demircioğlu ve bilimsel çalışma için YÖK aracılığıyla yine bizden önce gitmiş bulunan Uşak Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölüm Başkanı Yrd. Doç. Dr. Hasan Hüseyin Akkaş hoca ile de tüm program boyunca birlikte olduk.

Herkesin katkısı ile belirlenen ve benim moderatörlüğüm ile hazırlanan “Light Blue/Açık Mavi” grubunun sunumunu, grup adına, grubun ittifakı ile seçilen Abdurrahman Arslan yaptı. “Internette özel hayatın ihlal edilmesi insanı nasıl etkiler” konulu sunumumuzun öncesinde, benim heyecanlı takdimim ile, her ülkeyi temsil eden öğrencileri anons ederek hem grup üyelerinin ülkelerinin, hem de ülkemizin adını herkesin coşku ile haykırmasını sağlamış olduk.  Benim yönetimim ve takdimim ile grubumuz ve Türkiye adına Abdurrahman Arslan’ın Yaz Okulu’nda yaptığı bu sunumumuzu izleyebilirsiniz.

Polonya ve Lodz hakkında

Programın hem Lodz’ta,  hem de yoğun olması nedeniyle, her ne kadar uçağımız Varşova’ya indi ise de başkent Varşova’yı gezemedik. Kendisini ziyaret etmek istediğimizi Büyük Elçimizi hem Türkiye’den hem de Polonya’da iken telefonla birkaç defa aramamıza rağmen kendisine ulaşamadık. Program, Ramazan’a denk geldiği için bize uygun yemek organizasyonunda zorlandık ama; çok şükür, helal ve uygun gıda bulmanın zorluklarını orada bulunan Türkiye’li dostlarımız bize unutturdu.

Özellikle Lodz şehrinde çok fazla Türk yok. Resmi verilere göre 31 Aralık 2006 tarihi itibarıyla 2500 Türk vatandaşının yaşadığı Polonya’nın, akademik çalışma için gittiğimiz Lodz şehrinde 150 civarında Türk olduğu söylendi. Burada az sayıdaki Türkleri bir araya getiren, Ramazan’da Fethullah Gülen cemaatinin ana okulu kapsamında açılan bir mescitte teravih kılınması ve haftada 3 gün iftar verilmesi idi. Başlangıçta 3 gün olan iftarların haftada her güne yayılacağı belirtildi.

IMG_8678

Ayrıca Türkiye’den değerli dostumuz Polanya’da önemli bir iş adamı olan Ebubekir Taşçı’nın tüm grubumuza verdiği özel iftar da zikredilmeye değer. İftarın kendisinden öte, bulunduğumuz yere 90 km. uzaktan sadece bize ikramda bulunmak için, oğlu ile birlikte gelerek, çöldeki vaha gibi, zengin bir iftar sofrası sunması ise, yemekteki zenginliğin ötesinde kalbindeki zenginliğin göstergesi idi.

Yaz Okulu ve Akademik Geziler :

Programda ders konularıyla irtibatlı detaylı geziler düşünülmüş. Bu nedenle, programda Lodz şehri içindeki;

  • Tarihi ve tabiat güzelliklerine ilaveten özellikle,
  • Turizme açılmış ve artık işletilmeyen Silesian Bölgesindeki kömür ocağı,
  • Zengin bir tarihi yapıya sahip olan Karakow şehri,
  • Tabiat güzelliklerine sahip Tatra dağları ve dünyanın en önemli kayak merkezlerinden birisinin bulunduğu Zakopane şehri
  • O bölgede var olan kaleleri ve en önemlisi  
  • 2. Dünya savaşında Yahudilerin ve diğer milletlerin toplama kampı olarak kullanılan kamplarını ziyaret etme imkanı bulduk.

Silesian Bölgesi Kömür Ocağı ziyaretinden 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Krakow, Zakapone  ve çevresinden

Toplama Kamplarından

http://www.azgezmis.com/auschwitz-ii-birkenau-polonyada-bir-toplama-kampi

Polanya’dan ayrılış ve Avrupa gezisi: Almanya, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Belçika

ALMANYA

Polonya resmi programımızın bitmesinden sonra, Hasan Hüseyin Akkaş hocamızı ve Ece Serap Demircioğlu’nu Polonya’da bırakarak, Vahdet Tozan’ı da Türkiye’ye gönderdikten sonra, 5 kişilik grup ile Almanya’da yine bir değerli dostumuz; hem çalışkan hem de ailesi ile hep birlikte misafirperver olan iş adamı Hilmi Sepetçi’nin misafiri olduk. 2 gece evinde misafir kaldıktan sonra temin ettiğimiz geniş bir araba ve Hilmi Bey’in mihmandarlığı ile uzun süren turistik seyahatimize yeniden başladık.Yolculukhilmi

Hilmi Sepetçi, yangın sonrası tadilat işleri ile  uğraşıyor. Türkiye ile irtibatını da yoğun olarak sürdürüyor. Hatta yılda birkaç ay Türkiye’de bulunuyor. Şu an bazı değişiklikleri düşünse de bir ara yanında çalıştırdığı insan sayısı 100’ü buldu. Hannover’de başlayıp aradaki ülkeleri gezdikten sonra Köln’de biten Almanya misafirliğimizde Hilmi Bey hep mihmandarlığımızı yaptı. Kendisi ile birlikte bir çok ülkeyi ve bir çok şehri gezdik. Değerli dostumuz, hem çalışkan hem de ailesi ile hep birlikte misafirperver olan iş adamı Hilmi Sepetçi’nin misafiri olduk.

2 gece evinde misafir kaldıktan sonra temin ettiğimiz geniş bir araba ve Hilmi Bey’in mihmandarlığı ile uzun süren turistik seyahatimize yeniden başladık.

Dortmund

Önce Dortmund şehrine giderek, hem şehri gezdik,  hem de şehirde bulunan Fest-i Ramazan programına katıldık. Fest-i Ramazan, Ramazan ayında, Sultanahmet meydanında veya Feshane’de yapılan Ramazan programlarını neredeyse aratmayacak cinsten bir Ramazan programı. Oldukça kalabalık bir katılım var. Türkiye’den çok sayıda firma katılarak oraya canlılık katmış. Alana her giriş için kişi başı 1 euro ödeniyor; hani deyim yerinde ise iğne atsan yere düşmeyecek derecede de kalabalık. Sanki bütün Türkiye bu alanda toplanmış. Her taraf Türkiye’nin insanı; her yer Türk yemekleri ile dolu. Bir panayır ya da festival görüntüsü hakim.

Festi Ramazan1Festi Ramazan

Türkiye’den bildiğiniz Ramazan akşamlarının, kuvvetli bir şekilde yaşandığı Dortmund, “Fest-i Ramazan”‘da  iftarımızı yaparak yolumuza devam ediyoruz.

Berlin

Berlin büyük şehir. Almanya’nın başşehri. Bir günde detaylı gezmek mümkün değil. Önceden izin alınmak kaydı ile dünyada milletvekillerinin çalışmalarının ziyaretçilere açıldığı ilk ve belki de tek parlamento Berlin’de. Özel izinle Meclis’in üst katından milletvekillerinin çalışmalarını izleyebiliyorsunuz. Vaktimiz dar olduğu için saatlerce kuyrukta bekleyip, Meclis’in üst katına çıkma imkanı bulamadık. Genel bir şehir turu ile yetindik.

Doğu Almanya ve Batı Almanya’yı 2’ye bölen Berlin duvarının kalıntılarını izledik. İçimizden bazıları, birçok kişinin yaptığı gibi isimlerini ve imzalarını Berlin Duvarı’na hatıra olarak kazıdı.

Ziyaret ettiğimiz önemli yerlerden birisi de Berlin’de, minaresi bulanan bir caminin de yer aldığı Berlin Türk şehitliği idi. Osmanlı dönemine giden bir tarihe sahip Türk şehitliği, önce Milli Görüş teşkilatınca sahip çıkılmış, son zamanlarda ise devletin çabaları ile Diyanet İşleri Başkanlığı  kontrolüne devredilmiştir.

Paris’e gidiş-geliş yolculuğumuzda Doğu Almanya’nın önemli şehirlerinden Dreden, Lepzig, Magdeburg şehirlerine ve tabiki Achen ve gece de olsa Köln şehirlerine girip birer fotoğraf alabildik.

ÇEK CUMHURİYETİ

Prag

Çek Cumhuriyeti, grupta beklediğimizin ötesinde bir ilgi oluşturdu. Özellikle Prag ülkenin başkenti olmanın yanında tarihi birikimi ve yapıları ile önemli bir turizm merkezi.  Hızla gezdiğimiz yerler hakkında yeterli şeyler söylemek pek mümkün olmayabilir ama Çek Cumhuriyetinde dinin işlevi anlamını yitirmiş gibi. “Çek Cumhuriyeti AB‘de Estonya‘dan sonra en büyük ateist nüfusu barındıran ülke. Nüfusun % 60’ının dini inancı yok. Günümüzde kullanılmayan bazı kilise ve manastırlar konser salonu, müze olarak hizmet vermektedir.” (http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87ek_Cumhuriyeti)

Bizim gözlemlerimize göre de insanlarda büyük bir “ehl-i keyf” görüntüsü hakim. Acayip acayip ve farklı giyimli gruplar sık sık insanların hemen dikkatini çekiyor. Etek giyen erkekler, dikkat çekici yılışık toplu hareketlere sık sık rastlanabiliyor.  Ülkede savaşı göze alacak bir insan yapısı görünmüyor. Dünyalık eğlence ve rehavet yaygın görünüyor. Zaten Bohemya halkının da müziğe olan düşkünlükleriyle meşhur olması da bunu pekiştiriyor. Sözlük anlamına göre de Bohem; “Yarınını düşünmeden yaşayan, günü gününe tasasız, derbeder bir yaşayışı olan yazın ve sanat çevresinden (kimse ya da topluluk) ( http://bohem.nedir.com/#ixzz2aZ7FXPMi.)

Bu fikir Çeklerle mi ilgili bilemiyorum ama görüntüler adeta bu fikri destekliyordu. Polanya adeta yerle bir olurken, Dünya savaşlarına rağmen Prag’ın sapa sağlam durması ve şehirde bir tahribat olmaması söylenenlerle örtüşüyor.

Hasan Hüseyin Hoca’nın Prag’lı bir komutandan yaptığı nakle göre de bu durum sosyolojik bir gerçeği yansıtıyor. Komutan şöyle demiş: “Biz kimse ile savaşmadık. Almanlar geldi, buyur dedik, Koministler geldi, buyur dedik. Onun için bir tahribat yaşamadık.” Bina ve tarihi yapıları itibariyle oldukça güçlü görüntüler var. Gezilmeye ve görülmeye değer bir şehir.
Bu güzel şehirde daha fazla yer görelim diye akşam üstü acele ederken, tekerimizin patlaması unutulmayacak hatıralardan..

FRANSA

Paris

Bu benim Paris’e ikinci gidişim. Hızlıca sürdüğümüz gezimizde ancak, Eyfel Kulesini ve Lovr müzesini gezebildik.

Eyfel bütün haşmetiyle tüm Paris’in görülebildiği oldukça yüksek bir kule. Çıkmaya, görmeye değer bir yer. Zaten Paris’e gidip de, bir mazereti yoksa Eyfel’e çıkmayan pek az kimse olsa gerek. Louvre müzesi ise, “Fransız ihtilâlinden sonra 1793 senesinde, Fransa’da açılan ilk devlet müzesi. Paris’te bulunan bu müze, emsalleri arasında en ünlülerindendir.

Louvre (Luvr) Müzesi; yedi bölümden meydana gelmektedir. Her bölümün başında yetkili ve sorumlu kişiler vardır. Bunlar da müze müdürüne bağlıdır. Resim, heykel, doğu sanatları, Mısır sanatları, Yunan sanatları, sanat eserleri, desen gibi dallara ayrılan kısımlardan meydana gelmektedir. Doğu sanatları bölümünde; heykel, Akat uygarlıklarından eserler mevcuttur. Mısır sanatları kısmı ise, Mısır’dan getirilen ve Kahire Fransız Enstitüsü tarafından yapılan araştırmalarda ortaya çıkan, uygarlık örneklerinin tanınması bakımından önemlidir.” Müzenin büyüklüğü dikkate alındığında islam eserleri pek güçlü sayılmaz. https://www.facebook.com/media/set/?set=a.481048718600239.99456.403918722979906&type=3

monalisa

Müzeyi gezerken bizim dikkatimizi çeken bir husus şu oldu:
Her ne hikmetse, aslında aslı olmasa da, millet sanki kabeyi ziyaret edercesine Leonarda Vinci’nin eseri, Mona Lisa’nın fotoğrafına gitmiş olması. Aslında bir çok kişi resimden anladığına değil, ama gerek reklamın, propagandanın, tanıtımın ve gerekse sosyal psikolojinin etkisi ile Mona Lisa’nın resmini görmeye gidiyor. Yaklaşık 1. m2′ den küçük olan resmi yakında görmese bile kalabalığın akışına bağlı olarak insanlar onun bulunduğu salona girmeye çalışıyor. Büyük bir kuyruk oluşuyor. Başka hiçbir şey, o kadar izlenmiyor.

BELÇİKA

Brüksel

Avrupa Birliği Parlementosu, Avrupa Konseyi, Avrupa Komisyonu

İlk hesabımıza göre, Brüksel’e girip hızla çıkacaktık. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Belçika ve özellikle Brükselde yoğun Türk nüfusu bulunuyor. Yol veya soru sorduğumuz bir çok kişi Türkiye’li çıkabiliyor. Hatta yolu kaybettiğimiz  sıkıntılı bir sırada, yol sorduğumuz bir kişi ile 2 taraf İngilizce ile anlaşma savaşı verirken, birden her ikimizin de Türk olduğunu fark ettiğimizde ortaya çıkan duygu patlaması görülmeye değerdi: Yahu kardeşim Türk olduğunu söylesene 🙂 

Brüksel, Avrupa Birliğinin önemli bir karar merkezi. Avrupa Birliği ve dolayısıyla Avrupa Parlamentosunun çalışmaları için ciddi bir tanıtım çabası gösteriliyor. Parlamento’nun ziyaretçilere açık bölümünü ziyaret ettiğinizde, Birliğin tarihi ve çalışmaları ile ilgili doyurucu bilgiye ulaşıyorsunuz.  Birlik çalışmalarının başlangıcı olan 1950’den, gelecek olan 2050 yılına kadar bir izleme kurgusu yaşıyorsunuz. Adım attıkça, size verilen sesli anlatım sistemi ile her şeyi detaylı olarak dinleme imkanı bulabiliyorsunuz. Elinizdeki cihazı, ilgili resme tıkladığınızda detaylı bilgi alıyorsunuz. Bu arada Parlamentoya bağlı Televizyon kuruluşu raslantısal olarak benimle de bir ropörtaj yapmış oldu. Çok sesli sistemlerle hazırladıkları film gösterileri sizi adeta parlementonun içinde imişsiniz hissini yaşatıyor.

IMG_2237

Avrupa Parlamentosu’nda mıyız? 🙂

Avrupa Konseyi ve Avrupa Komisyonu ziyaretçilere açık değil; ama yine de oldukça bilgi sahibi olabiliyorsunuz. Hazırladıkları enformasyon merkezlerinden istediğiniz kadar bilgi belge alabiliyorsunuz.

Bu arada bizim yaşadığımız olumsuz bir olay unutulmayacak cinsten. Olay bir yönü ile takdir ve tebrik edilmesi gerekirken, diğer yönüyle Avrupa’daki ön yargıyı göstermesi açısından da önemli. Yaşadığımız olay şuydu:

Avrupa Birliği çalışmaları ile ile ilgili birkaç tane enformasyon merkezi var. Belge ve dokümanlar ücretsiz olarak dağıtılıyor. Bu merkezlerden birisinde, görevli olan kişiye oğlum Abdurrahman ile birlikte kendimizi tanıtıp doküman almak istediğimizi söyledik. İstediğinizi alabilirsiniz dedi. Tarihsel bir soru ile ilgili elinde doküman bulamayınca da 200 sayfadan fazla bir dokümanı lütfedip yazıcıdan almak üzere alt kata indiğinde biz de doküman toplamaya devam ediyorduk. O sırada orada görevli olmayan; fakat bizden başka kimsenin bulunmadığı bir sırada kata gelen bir bayan, bizim doküman almamızdan rahatsız oldu ve çok doküman almamamız gerektiğini söyledi, nereli olduğumuzu sorduktan sonra, hışımla ve kızarak yüksek sesle, bunların parasını Türkiye ödemiyor, Avrupa Birliği ödüyor dedi . Hanımefendi, ben öğretim üyesiyim, bu da uluslararası ilişkiler bölümü öğrencisi, izin aldık, eğer para söz konusu ise, parasını da ödeyelim, hangileri paralı ise söyleyin ödeyelim dedik ise de; kadın adeta, açtı ağzını yumdu gözünü. Çok zor durumda kaldık. Sanki o sırada, o katta ondan ve bizden başka kimse olmadığı için hırsızlık yapıyormuşuz gibi pozisyon oluştu.

Ancak çok şükür o sırada izin aldığımız görevli, baskı yapma işini bitirip yukarıya çıkınca olaya şahit oldu ve kadını iyice bir fırçaladı ve bütün milletin önünde dışarı attırdı. Bizden de özür diledikten sonra, “Lüften sakin olun, bu kişi biraz rahatsızdır, zaman zaman bunu yapıyor, buradan doküman alınması ilk defa olmuyorki, bu dokümanlar zaten internette yayınladığımız ve herkese ücretsiz olarak dağıttığımız dokümanlardır” diyerek bize rahat bir nefes aldırdı; ama biz de iyi bir tecrübe edindik. Bu arada kendisine çok teşekkür ederiz.

Avrupa Konseyi ve Avrupa Komisyonu ziyaretçilere açık değilse de binaların ihtişamından görünebilir yerlerinden ve enformasyon merkezlerinden yine de genel, isterseniz doyurucu bilgi veya malzeme alabiliyorsunuz.

Daha sonra Konsey ve Komisyon merkezlerini de gezdikten sonra, tanıştığımız bir arkadaşımızın yakını Ali İhsan Bey aracılığı ile NATO’yu gezme imkanı bulduk.

NATO

Gezimizde bizim için önemli sürprizlerden birisi de NATO’nun ziyareti oldu. Aslında NATO ziyaretçilere açık değil. Ancak içeride çalışan bir görevli, kendi şahsi misafiri olarak kabul ederse bu mümkün olabiliyor. Rabbim bize böyle bir fırsatı sundu. Ve bir dostumuz aracılığı ile NATO’da çalışan Sadi Bey’in misafiri olarak NATO’nun içini gezme imkanı bulduk. 27 yıldır Brüksel’de yaşayan Balıkesir’li Sadi Bey, Türkiye ile irtibatı hiç koparmamış.

NATO, önemli bir karar merkezi. Merkezde üye ülkelerin sivil ve askeri daimi temsilcilikleri yer alıyor. Sadi Bey sayesinde, iç kısımlara kadar özel izinle girme imkanı bulabildik. Türkiye temsilciliğinin yanı sıra, NATO Genel Sekreteri Rasmussen’in odasına kadar gitme ve görme imkanı elde ettik.

Avrupa gezimiz, hızlı ve çok yoğun bir program oldu. Ramazana denk gelen, kısmen yollarda yaptığımız sahur ve iftarlarla ,adeta yıldırım gibi bir gittik geldik, ama gerek akademik ve gerekse,

soniftar

sosyal, kültürel ve turistik açıdan oldukça faydalı bir program oldu.

Emeği geçen herkese, özellikle daveti yapan Lodz Üniversitesi Ekonomi ve Sosyoloji Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Pawel Straso’ya,

Program Koordinatörü Dorota’ya,

Hilmi Sepetçi’ye,

Sadi Bey’e….

Az sonra bahsedeceğim Avusturya WONDER’den Yusuf Kara’ya ve

Tabiiki sabırla katılım gösteren öğrencilerimize çook teşekkür ediyoruz…..

AVUSTURYA

Viyana – WONDER

Programımızın başında yer almasına rağmen, sonda da olsa Avusturya gezimizden bahsetmeden geçemeyeceğim. Avusturya’nın başşehir Viyana gezisi planımızda olmayan sürpriz bir gezi oldu. Uçağımızın aktarmasından dolayı havaalanında geçirmek durumunda olduğumuz 1 günü, Viyana’da  WONDER’in misafiri olarak geçirdik.

WONDER, Türkiye için çok önemli hizmetler yapmış bir kuruluş. Türkiye’deki ÖNDER’in kardeş kuruluşu. Bir ekip olarak önemli hizmetler gerçekleştirmiş. Kuruluşun başında Yusuf Kara bulunuyor. Özellikle 28 Şubat sürecinde, gerek katsayı ve gerekse başörtüsü probleminden dolayı  Türkiye’de okuma imkanı bulamayan öğrenciler için yurt ve yetiştirme imkanları sunarak Avusturya üniversitelerinden yüzlerce Türkiye’li öğrencinin Yüksek Lisans ve Doktora, binlerce  kişinin de Üniversite mezunu olmasına yardımcı olmuş. Almanya’ Amerika, Bulgaristan, Kazakistan, Ürdün vb. dünyanın çeşitli yerlerinde Müslüman insanların yetişmesi için seferberlik yaparak çalışıyor.  Kendisi ile birlikte hareket eden kardeş kuruluşlarla birlikte önemli hizmetler gerçekleştiriyor. Detaylı bilgi sitesinden alınabilir. http://www.wonder.at/

 

 

Miraç, Sevgiliye ve Sırlara Kavuşma Gecesidir

200px-Allah.svg      Yaşıyoruz ama ne kadar bilinçli yaşıyoruz?

Hepimiz yaptığımız işleri, kendimizce yapabileceklerimizin en güzeli olarak görüyoruz. Hepimiz, yaptıklarımızdan memnunuz. Eğer başka türlüsünü bilebilseydik veya yapabilseydik belki başka türlüsünü yapardık. Eğer çelişkisinin farkında değilse, iyisi kötüsü ile, tüm insanlar kendi yaptıklarını seviyor ve o yolda ilerlemeye çalışıyor. Kuran-ı Kerim’de,  “Biz kişiye kendi yaptığını beğendirdik” anlamında bir ayet var.  Dolayısıyla yanlış bile olsa, herkes kendi yaptığını beğeniyor. Mesela bize ne kadar saçma da gelse, Budist’ler ölülerini yakıyor ve bundan mutlu oluyorlar. Bu, onlar için çok güzel bir şey. Çünkü toplanıp törenle ölülerini yakıyorlar. Herkes kendi yaptığından memnun.

Bu gece miraç gecesi. Bu gecede ortaya çıkan sırları ne kadar anlayabiliriz? Miracı bugünkü bilgilerimiz ile açıklayabilme gücümüz yok. Sadece algılayabildiklerimiz ve yorumlarımız var. Miraç, bize gerçeğimizi ve geleceğimizi öğreten, zamanın öne getirilişi gibi bir şey. Filmin yayına çıkmadan önce gösterilmesi gibi.

Biz nasıl varlıklarız?

beyinBiz şu an olduğumuzun çok ötesinde kapasiteye sahip varlıklarız. Yaşarken yaptığımız her şey ile (düşünme, dinleme, okuma, duyma, görme, yazma, dokunma) kendimizi oluşturan varlıklarız. Yavaş yavaş hak ettiğimiz noktaya doğru yol alarak ilerliyoruz.  Yaptıklarımızın çok defa bilincine varmasak da, her zerre miktarı şey, kendimizi, birbirimizi ve toplumu şekillendiriyor. Kendimizi nasıl oluşturuyoruz? Aslında basit sandığımız önem vermediğimiz küçük şeyler dahi çok önemli sonuçlar doğurabiliyor. Her şey bizim yaptıklarımız ve düşündüklerimiz ile şekilleniyor. Miraç gecesinde peygamber efendimize (sav) bilinmeyen bazı sırlar öğretildi. Bu gece vesilesi ile bildiklerimizin ötesinde de gerçekler olabileceğini öğreniyoruz.

Aslında zihnimizden, beynimizden, kulağımızdan giren her şey, bizi besleyen ya da zehirleyen gıdalar gibi, bizi ya besliyor ya da zehirliyor. Nasıl vücudumuza giren besinler, az veya çok, ne kadar olursa olsun bir etki gösteriyorsa, düşünce ve fiillerimiz de bizi öylece şekillendiriyor. Bunun az veya çok olması sonucun kalitesini etkiliyor, ama neticede, bir ölçüde bu etki

ilaç

yaşanmış oluyor.

Örneğin her gün ilaç olarak aldığımız ve bize çok küçücük görünen hapların bir müddet sonra etkisinin nasıl büyüdüğünü ve bize nasıl şifa verdiğini görebiliyoruz. “Zerre kadar iyilik yapan, iyiliğinin karşılığını, zerre kadar kötülük yapan da kötülüğünün karşılığını görür” ayeti de işte böyle bir şey. Biz de yapıp ettiklerimizle önce kendimizi, sonra başkalarını, sonra tüm insanlığı ya besliyoruz, ya zehirliyoruz.

Miraç, sırların öğrenilmesi, Oyunun sonunun gösterilmesidir.

Allah (c.c.) Hz. Peygamberi alıp miraca çıkardı. Onu diğer peygamberlerle buluşturdu. Görmediği dünyaları gösterdi, cenneti ve cehennemin durumunu gösterdi. Ahiret’te olabilecekler hakkındaki bilgileri yaşattı.kudüs

Bize algılaması, anlaşılması zor gelen bu durumu esasen biz de rüyalarımızda, bir başka şekliyle yaşamıyor muyuz? Olmadığını zannettiğimiz şeylerin olabileceğini görmüyor muyuz? Radyo ve televizyon alıcısı ile, çıplak gözle göremediğimiz şeyleri görmeye başlamıyormuyuz?

Her gün namazlarımızla, oruçlarımızla, ilişkilerimizle müslüman olmayı yaşamamız lazım. Bunu yapamazsak yapabilmemiz için, yapıyorsak kendimizi daha coşkulu hale getirmemiz için, Pazartesi, Perşembe, Cuma, bayram günleri ve geceleri fırsatları oluşturulmuş; yenilenmemiz ve tazelenmemiz için bize sürekli hatırlama zeminleri sunuluyor. Ayrıca bu vesilelerle, tüm dünyada ibadetlerin yoğunlaşması ile  dünya İslam birliği daha aktif hale getiriliyor. Aynı duygu, bilgi ve heyecan ile dünyadaki tüm müslümanlar bu zamanlarda aynı eğitime tabi tutuluyor.

Bizden istenilenleri biz kendiliğimizden bilinçli ve istekli olarak yapamaz da gevşek davranırsak, Rabbimizin hazırladığı bu özel muhammadprogramlar ile, bu gecelerde, aldığımız ilaçlar benzeri, oyunun sonundan mutlu ayrılabilmek için, oyunun sonundaki mutluluğa  hazır hale getiriliyoruz. Adım adım. Ayette, “Dünya oyun ve eğlencedir” denmiş. Bir gün bu oyun bitecek ve hepimiz kendi gerçeklerimize döneceğiz. O zaman uykudan uyanacağız ama elimizdeki faturalar ya da ikramiyeler ile karşı karşıya kalacağız. İkramiye alanlar mutlu olacak, alamayanlar üzülecek. O zaman Miraç’ta Hz. Peygambere gösterilen gerçekleri biz de göreceğiz. O zaman sırları biz de anlayacağız.

Kandil geceleri arınmada yoğunlaşma geceleri, temizlik geceleri

Namaz, müminlere ilaç gibi bir sağlıklaştırma hediyesidir. Namaz müminlere Miraç gecesinde hediye edildi. Neden acaba? Çünkü miraç namazyaşayarak öğrenmedir. Nasıl Miraç gecesinde Ahiret alemi Hz. Peygambere anlatılarak değil de, yaşatılarak, bizzat götürülerek öğretildi ise, bu gece hediye edilen namaz da müminler için ilacın kullanılması gibi, yaşayarak öğrenmenin  pekiştirilmesidir. Miraçta namazın hediye edilmesi yaşatarak öğretmenin bir başka şeklidir.

Namazsız Müslümanlık gelişmez. Bir sporcu antreman yapmadan, bir yazar yazmadan, bir hatip konuşmadan, nasıl gelişemiyorsa, namazsız Müslümanlık da o kadar olur. Namaz dinin direğidir. “Usulü terk eden, vuslattan uzaklaşır.” İşin doğru metot ve yöntemini terk eden, kendi bilinçsiz ve usulsüz çabaları ile hedeflediği sonuca ulaşamaz.

Tövbe üstümüzdeki kirleri atmaktır, tövbe evimizi, etrafımızı temizlemektir. Tövbe ferahlamaktır, tövbe yeni bir başlangıçtır. Bir ay evinizi etrafınızı temizlemeyin de bir bakın bakalım neler oluyor.

Tevbe düşüncede arınma, namaz ise düşünce ve fiilin

namaz1

birleştirilerek, yaşanarak arınmasıdır. Beynimize, ruhumuza ve vücudumuza daha fazla tövbe ve namaz ilacı vererek sıhhatimize kavuşalım.

Miraç yükselmenin merdiveni, asıl sevgiliye kavuşmanın usulüdür.

  • Miraç yeni şeyleri öğrenmektir. Miraç fizik ötesidir.
  • Miraç sınırlarımızın da ötesinin olduğunu anlamaktır.
  • Miraç en büyük yaratıcının gücünü görme ve hissetmedir.
  • Miraç tazelenmedir.
  • Miraç eylem ile öğrenmedir.
  • Miraç yaşayarak öğrenmedir.
  • Toplu eylemler bizim birlikteliğimizdir. Bu nedenle Kandil geceleri toplu eylemlere vesiledir.

Yol ikidir; ya iyilik ya kötülük. Allahüteala namazın her rekatında okuduğumuz Fatiha süresinde bizi iyilik yoluna sevkettiriyor. Beynimizde, kalbimizde mesajı tekrar ettiriyor. Yaşatıyor. Her rekatta “İhdinassıratal mustakiim=Ya Rabbi bizi doğru yola sevk et” dedirtiyor. Bu talebimiz ya da talepsizliğimiz ile, ya iyilik ya da kötülük yolunda yol alıyoruz, ya da yol alamıyoruz. Kendimize bir bakalım, acaba hangi tarafa yol alıyoruz?

Samimi tövbenin şartı, dil ile şekilsel yapılan değil, kalpten gelerek yapılandır. Biz bunu başarmakta zorlanıyorsak kandil gecelerinde yani zorunlu toplu eylemler ile eğitilip tövbelerimizi yeniliyoruz. Tövbe, iyilik yoluna geçiştir, filmin mutlu sonunu görmeye geçişin vizesidir.dua

Aşık iseniz buyrun

Eğer aşık isek, vuslata ermek için usulü takip etmemiz lazım. “Usulü terk eden, vuslattan uzaklaşır.” Aşık olmayanlar sevgiliye ulaşmak için çaba sarfetmezler, usule de uygun  davranmazlar. Çünkü ulaşmak istedikleri bir şey yoktur. Eğer biraz aşkımız varsa lütfen usulü takip edelim. Aşık mıyız, aşık olduk mu bilemiyorum. Zaten aşık olmayan insana aşkın ne olduğunu, sevgisiz bir insana sevmenin ne demek olduğunu nasıl anlatabiliriz ki?

Bugün ve gece Miraç. Bugün Hakka aşık olanlar için dünya sevgililer günü. Sevgilimiz, “Yok mu isteyen” diyor?

Eğer aşıksanız, Hak aşıkları bu gece buyurun meydana. Hep birlikte dua, tövbe ve namaz araçlarımızla sevgiliye ve sırlara yolculuk var. Hep birlikte….

 

Modernleşmeli mi Modernleşmemeli mi?

Sosyal Bilimciler olarak, sosyal davranışı açıklamak bizim işimizdir. Bunlardan kendi alanım olan sosyoloji biliminin teorileri, verileri ve bulguları ışığında büyük büyük açıklamalar yapar, sonra da bilimsel olarak şöyledir, böyledir deriz. Bu açıklamaların bilimsel olarak itiraz edilebilecek belki de bir yanı yoktur. Mademki bilimseldir, öyleyse tekrar tekrar denendiğinde bile aynı sonuçlar elde ediliyor ise, yapılan açıklamalar doğrudur, inandırıcıdır, ikna edicidir. Ancak;

Geçtiğimiz aylarda, Amerika’da Portand State Üniversitesinde, 7.5 ay misafir öğretim üyesi olarak görev yaptım; orada bir taraftan ders verirken, bir taraftan da bilimsel çalışmalarda bulundum. Dikkatimi çeken bir şey oldu: Farklı milletler olmamıza, farklı coğrafyalarda bulunmamıza ve farklı dinlerin mensupları olmamıza rağmen, bizim üniversitelerimizde öğrendiğimiz ya da öğrettiğimiz bilgiler ile, Amerika’da en azından kendi alanımda incelediğim alanın, yani sosyolojinin alanındaki bilgiler arasında bir farklılık yoktu. Biz burada ne konuşuyorsak, üç aşağı beş yukarı, orada da aynı şeyler okutuluyor ve konuşuluyordu. O zaman bir kez daha hissettim ki, bugün bizim öğretilerimiz içinde, birçok bilim dalında, neredeyse bize ait bir şey yok. Bütün dünya hemen hemen aynı şeyi konuşuyor; çünkü bilgi, aynı köke dayanıyor.

Öte yandan bir başka bir örnek daha vermek istiyorum: 90’lı yıllarda Almanya’ya gittiğimde Köln Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde okuyan bir Türk öğrenci ile karşılaştığımda ve ona, “Siz, Ziya Gökalp, Prens Sabahaddin vb. bizim ülkemizde bilinen isimleri okuyor musunuz?” diye sorduğumda,  bana: “Gerek yok ki, onlar zaten sosyolojiyi buralardan almışlar, biz de zaten burada onu üreten kişileri okuyoruz” demişti.

Bu iki bilgiyi bir araya getirdiğimde ve bu durumu,  23 Mayıs 2012 Çarşamba günü akşamı, Prof. Dr. Süleyman Özdemir’in başkanlığındaki  İKTER’in (İstanbul İktisatçılar Derneği)’nin düzenlediği,  , Prof. Dr. Bedri GENCER’in konuşmacı, benim de dinleyici olarak katıldığım  “MEDENİYET ve MODERNLEŞME” konulu toplantısında anlattıkları ile bütünleştirdiğimde problemin kaynağı biraz daha netleşmiş oluyor.

Bedrigencer

Prof.Dr.Bedri Gencer

Bedri Bey; dostum olmasına rağmen, kendisini konuşmacı olarak ve detaylı bir şekilde ilk defa dinleme; dolayısıyla diğer bazı yazılarını da ayrıca inceleme imkanı buldum. Açıkça söylemek gerekir ki, sadece ben değil, islam dünyasının milyonlarca bilim adamı, maalesef hep ters köşeye yatıyoruz. Her gün sıklıkla kullandığımız, çok iyi bildiğimizi ve iyice hakim olduğumuzu zannettiğimiz kavramları bile bilinçsizce kullanıyoruz, sonra da maalesef onların doğruluğuna inanıyor ve ömrümüzü onların peşinde tüketiyoruz. Bunlar hangi kavramlar denildiğinde, o kadar fazla ki, sayılamayacak kadar çok kavram, ard arda geliyor. Düşünce dünyalarımız neredeyse yanlış kavramlar üzerine bina edilmiş. Konumuz dışında olduğu için, yöneticilerimizi ve diğer alanları  söylemiyorum bile.

Gencer’in ifadesiyle, kavramların sınırları var ve dolayısıyla kavramların milimetrik anlamları var. Biz bu milimetrik tanımlardan ve bu tanımlara ait köklerden maalesef çoook uzağız.  Bize aşılanmış moda kavramlarla düşüncelerimizi üretip duruyoruz. Bir çok alanda Batı’dan alınmış kavram ve açıklamalar; bizim düşünme paradigmalarımız haline gelmiş. Bunlar bizi tamamen değiştirdiği gibi, farkında olmadan inançlarımız da buna parelel değişiyor. Dolayısıyla bilim adamları, aydınlar, siyasetçiler, yöneticiler vd. hep birlikte, müslüman dünya olarak Batı dünyasının peşinde, nereye gittiğimiz ve niçin gittiğimizin farkında olmadan savrulup gidiyoruz.

Kendimiz olmadan neyi ne kadar başarabiliriz? Milletler topluluğunun önünde ne kadar liderlik rolü oynayabiliriz? Bırakın lider olmayı, ne kadar iyi kelimeleröğrenci olacağımız bile tartışma konusu…. Eğer mesafe katetsek bile, acaba artık biz gerçekten biz miyiz? Bu sadece bilimde değil, neredeyse toplumsal hayatın tüm alanlarında böyle. Güney’in, ekonomi ve siyaset için söylediği de, bundan daha iç açıcı değil: “Ekonomi ve siyasi hayatımızı yönlendiren global patronlar ‘başkanlık sistemi’ istiyor. Rejim değişiyor. Kürtler haklarını alacak.” Özal’a Amerika, “Türkiye’yi ya büyüt ya küçültelim” dedi. Türkiye büyüyemedi, küçülecek. Özal’a,“Büyük Ortadoğu Devleti olsun” demişlerdi; olmadı. BOP dayandı kapımıza..“

Eğer islam dünyası olarak, kendi kavramlarımız ile, kendi dünyamızı inşa edemezsek, bu defa bizim için kurulan senaryoların içinde farkında olmadan oyunumuzu oynuyoruz. Hem de büyük bir iş yaptığımızı zannederek.

Bedri Gencer’i dinlediğimde, müslüman dünya olarak, bize yüzyıllardır güç katan kavramların ne kadar güçlü olduğunu, ancak öte yandan, Batı, kendisi “Hikmet”ten uzaklaşırken, bizi de  uzak bıraktığını, ya da kendiliğimizden bıraktığımızı, ancak bu yolun insan fıtratına çok da uygun olmadığını hissettim. Dolayısıyla yola devam etmeden once bildiğimiz kavramları sil baştan ele almamız gerekiyor.

Bu konuyu tekrar masaya yatırmak için, hem yurt dışında olduğum, hem de baskısı tükendiği için henüz okuyamadığım, ancak yazarı olan Bedri islamdamodernlesmeGencer’in kendisinden özetini dinlediğim ve dün akşamki konuşmasının ana kitabı olan, matbaada olduğunu öğrendiğim, 872 sayfalık “İslamda Modernleşme (1839-1939) kitabının yeni baskısını sabırsızlıkla bekliyorum ve mükemmelliğinden emin olarak sizlere de tavsiye ediyorum. İslam dünyasının müzmin problemlerinden kurtulabilmesi için, en acil ve en önemli ihtiyaç olan, kendine dönmesi ve gücünü kendi temellerinden alması gerektiğine inanıyorum. http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=448247

Eğer gücümüzü kendimizden alabilirsek, başkasının ürettiği kavramlarla düşünmek yerine kendimize şahsiyet verecek ve bizi güçlendirecek köklerimizi de dönmüş olabileceğiz. O zaman, kaybedilmiş yitiğimiz olan hikmeti, nereden gelirse gelsin yeniden elde edebileceğiz. Belki yine Batılı bilimlerden istifade edeceğiz, ama o zaman belki ilim ve hikmet birlikte kucaklanmış olacak. Komplekse girmeden, gücünü kendi köklerinden alan, ilim ve hikmeti bir arada kucaklayan bir bakışa sahip olmuş olacağız.

O zaman, “Sen modern değilsin” denildiğinde, bu problem olmayacak, çünkü “medeni” olmanın içinde zaten daha fazlasını barındıran bir bilince sahip olduğumuzu görebileceğiz. O zaman, Prens Sabahaddin’in sözleri daha anlamlı olarak, yerli yerine oturmuş olacak. O, Batılı olmak için, ahlaki ve maddi uygulamalarını aldığımız; yollar, köprüler, demiryolları, limanlar, kanallar, okullar, kütüphaneler, bankalar vb. kurarak Türkiye’yi Batılılaştırmaya çalıştığımızı eleştirirken şöyle bir tespitte bulunuyor. “Bütün bunlara rağmen bir düşünmüyoruz ki, Batı, bunları taklit ile değil, kendi içinden ve yoktan var etti ve etmeye de devam ediyor.”

Onların kendi paradigmaları içinde, bazı şeyler, kendi paradigmaları içinde, belki anlamlı, belki kökten gelen dallar olabilir; ama, bizim kendi köklerimizden değil, hatta köklerimizden koparak inşa ettiğimiz şeyler, bizi kendimize daha da yabancılaştırmış olmaktadır Tüm kanunlarımızı ve uygulamalarımızı Batı’ya uydurarak yol almaya çalışırken, aslında zaman için de kendimize de yabancılaşmış oluyoruz Kavramların gerçek anlamlarını bilmeden, tercümelerle içeriklerini doğru kullanamadığımız moda kavramlar bizim davranış kalıplarımızın çerçevesini oluşturuyor ve ona uygun davranmadığımızda da  savunma psikolojisine girmek durumunda kalıyoruz.

Eğer bazı kimseler turizm, Batılı olma yolunda oluşturduğumuz kanuni düzenlemeler sonucu ortaya çıkan fuhuş vb. faaliyetler nedeniyle, binlerce kez fuhusemniyete gidiyor ve yasal düzenlemelere bağlı olarak da serbest kalıyorsa, dolayısıyla bazı semtler ve bölgeler de “açık genelevi” anlamında şöhret buluyorsa, bütün bunlar, sapla samanın birbirine karıştığını ve bizim bazı şeyleri yanlış yaptığımızı; dolayısıyla köklerimizden koptuğumuzu açıkça ortaya koymuş oluyor.

Hikmeti kaybetmeden gelişebilmek için, başkası olmak zorunda değiliz, kendi köklerimize bağlı olarak düşünmeli ve çözümlerimizi de bu anlayış içinde üretmeliyiz. İnanıyorum ki, bu yol bizim için daha doğru bir yol olacaktır. Bu nedenle öyle anlaşılıyor ki, yapılacak çoook iş var.

24.05.2012

Sosyoloji Dünyasına Yeni Bir Bebek Doğdu

Sami Şener

Prof. Dr. Sami Şener

Sosyoderacilis

SOSYODER Açılış

Dün, 5 Mayıs 2012 Bağlarbaşı Kültür Merkezinde, Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Sami Şener’in liderliğindeki “Sosyologlar Derneği”nin resmi açılışı yapıldı. Kamuoyu, böylece yeni doğan bir bebek gibi Sosyologlar Derneğini (www.sosyoder.org) tanıdı. Açılış programına Başbakan Yardımcısı ve aynı zamanda Sosyolog Prof. Dr. Beşir Atalay, İstanbul Milletvekilleri Prof. Dr. Edibe Sözen ve İdris Güllüce, YÖK Yürütme Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ş. Tufan BUZPINAR, Prof. Dr. Bedri Gencer ve ismini sayamadığım çok sayıda öğretim üyesi, Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğrencileri ve mezunları ağırlıklı olmak üzere, çok sayıda öğrenci katıldı. Hem bir sosyolog olmamız, hem de mensubu olduğum Sosyoloji Bölümü’müzün başkanının liderliğinde yapılan bu çalışmaya elbette biz de katıldık. Hayırlı olsun.

Güzel konuşmalar yapıldı ve tebrikler edildi; ama Beşir Atalay’ın konuşması hem bir sosyolog olarak, hem de devlet yönetiminde yer alan bir yönetici olarak, sosyolojinin ya da sosyologların ne yapması gerektiğine verdiği işaretler bakımından oldukça doyurucu idi. Gerek Atalay ve gerekse diğer yönetim kademelerinde bulunan konuşmacıların beyanlarına göre eğer dernek iyi çalışırsa gerekli destekler de verilecek gibi görünüyor.

Bir çocuk doğunca ne yapar? Elbette, başta anne ve babasının himayesinde, önemli bir süre hayata tutunmaya çalışır. Daha sonra gerekli eğitimleri alarak ve becerileri kazanarak, hem hayatın vereceklerini almak, hem de kendi üreteceklerini ortaya koymak üzere, hayat yolculuğuna devam eder.

Program sırasında aklımdan şöyle bir düşünce geçti. Tarihteki bir çok kuruluşun açılışı hakkında, eğer ilgili kuruluşlar, tarihe mal olacak bir etkinlikte bulunmuşlarsa, sonradan yapılan incelemelerde de genellikle; şurada, şu zamanda ilk açılışı yapılmıştı, orada şu kişi, şunları konuşmuştu şeklinde Sosyoderyazılır. Kendi kendime, acaba, biz de şu an, böyle bir açılışta bulunuyor olabilir miyiz diye düşündüm. Tabii her insanın gelecek ömrü bilinemediği gibi, kuruluşun ömrü de geleceği de bilinememekte. Ancak genel bilgilere ve tecürebelere dayalı olarak bakıldığında bazı çıkarımlarda bulunulabilir: Bir istatistikten aldığım bilgiye göre, bir zamanlar İngiltere’de açılan firmaların % 45’i ilk 3 senede batıyormuş. Bu rakamın ne derece olduğunu bilmemekle beraber genel olarak doğru bir gerçeği yansıtıyor. Gerçekten hayata tutunabilmenin en zor zamanı, en aciz olunan ilk zamanlarda yaşanıyor.

Bu nedenle Sosyologlar Derneği’nin, ömrünün uzun olması için kendi açımdan düşünebildiğim tekliflerimi aşağıda belirtiyorum.

  1. Her açılış, kurucunun heyecanı ile başlar ve heyecan devam ettiği müddetçe devam eder. Daha sonra yönetim mekanizmalarının işletilmesi ve kurumsallaşma ihtiyacı ortaya çıkar. Zamanla işler çoğalmaya, kişisel güç yetmemeye ve yönetmek için başkalarının desteğine ihtiyaç duyulur. Yönetim açısından, kapsamları ve içerikleri farklı olsa da şirket yönetimi, devlet yönetimi ve dernek yönetimi arasında bir fark yoktur. Bu nedenle, dernekte de, yönetimin genel ilke ve prensiplerine uygun hareket edilmeli, planlama, örgütleme ve diğer fonksiyonlar doğru olarak çalıştırılmalıdır.
  2. Gerek dernek yönetiminde, gerekse iş hayatında tecrübesi olan bir kişi olarak; yönetimin kişiselleştirilmeden yürütülmesinin daha kalıcı olacağına inanıyorum. Başında kimin olduğu önemlidir ama, insanlar derneği yapıp ettikleri ile bilirlerse, kalıcılığını devam ettirmesi ve taraftar bulması daha kolay olacaktır.
  3. Bütün üniversitelere hitap edilmeli; bu hitap yapılırken, diğer derneklerin varlığına  rağmen neden ortaya çıkıldığı, dolayısıyla hangi yönden farklı olunduğu da ortaya konulmalıdır.
  4. Kuruluş için paylaşılan bir gelecek vizyonu oluşturulmalı; bu vizyon, Bakan Atalay’ın da uyardığı gibi, kalkışı oluşturan belli meseleler yerine, sosyoloji şemsiyesinin altına girebilecek, daha geniş düzeyde ele alınmış, topluma faydalı projeler üretmeyi mümkün kılacak, uzun soluklu bir vizyon olmalıdır. Bu vizyona nasıl varılabileceğinin ortaya konulması için, katkı sağlayacak isimler bir araya getirilmeli, Arama Konferansları aracılığı ile ortak akıl kullanılarak, en az 5 yıllık stratejik bir plan hazırlanmalı ve bu plan doğrultusunda yürünmelidir.
  5. Aidatlarla bağışlarla sınırlı kalınmamalı, projeler üretilmeli, gelir kaynakları sanki bir şirketmiş gibi, kalıcı hale getirilmeli, ancak bu arada şeffaflık kaybedilmeden, gelir giderlerde de şeffaf olunmalıdır.
  6. Derneğin duyurulması ve bilinmesi için, hem bülten çıkarılmalı, hem de yayın yapılmalıdır.
  7. Makul ölçüde sabit personel çalıştırılmalı, periyodik ve düzenli değerlendirme toplantıları yapılmalıdır.  İnsan Kaynakları, Finans, Hedef kitle beklentileri ve işlerin yapılması, süreçlerin sürekli iyileştirilmesi ayrı ayrı ve özel olarak takip edilmelidir.
  8. Diğer sosyoloji derneklerinin çalışmaları incelenmeli, şartlar oluşursa onlarla, ortak aklı kullanarak ortak çabalar için, ortak toplantılar bile yapılabilmelidir. Hatta izleme sadece Türkiye’deki derneklerle sınırlı kalınmamalı, bu izlemeye uluslar arası dernekler de dahil edilmelidir.

    Besir Atalay

    Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay

  9. Sosyolojinin temel kalkış noktası, olanı anlamaktır. Atalay’ın da belirttiği gibi, anlamadan çözüm olmaz. Dolayısıyla dernek anlamayı kendisine şiar edinmeli, yöneticilere, yaptığı ya da yaptıracağı araştırmalarla doğru bilgiler sunmalıdır. Bu çerçevede, destek alınabilen konulardan başlanarak uzmanlık alanları oluşturulmalı ve yayınlar da öncelikle bu alanlarda yapılmalıdır. Ayrıca, son zamanlardaki değişimler ve kalıcı ihtiyaçlar da dikkate alınarak islam dünyası için özel bir uzmanlık alanı oluşturulmalıdır.Bağlantılarda kişisel ilişkiler kullanılmalı, ama kişisel düzeyde ve kişisel güçle sınırlı kalınmamalı, kurumsallaşma çabasında kararlılık gösterilmelidir. Unutulmamalıdır ki, ülkemizde binlerce dernek vardır; ama kurumsallaşmış bulunan TÜSİAD, MÜSİAD  gibi dernekler toplumu etkileyen işler başarmışlar ya da kalıcı olmaktadırlar.

Yeni doğumun ülkemiz, islam dünyası ve insanlık için hayırlı olmasını diliyor, sosyologlar derneğine uzun ömürler ve başarılar diliyorum.

 

 

Temel Yeteneklerin Yönetimi – Argeda Bülten 34

Temel Yeteneklerin Yönetimi

R1

Kaynakların ve ömrün sınırlı, isteklerin ise sınırsız olduğu bir dünyada mutlu, huzurlu ve başarılı olabilmek, rekabet şartları içerisinde yok olmadan ayakta kalabilmek kolay değil. Bu nedenle her birey, kurum ve toplum kendi bilgi ve birikimine göre daha iyi ve daha başarılı olabilmek için stratejiler ve çözümler geliştiriyor. Ne varki, ortaya çıkan gelişmeler öylesine hızla ilerliyor ki, bizim bireysel ve kurumsal gücümüzü hızla aşıyor ve zaman zaman çok gerilerde kaldığımızı görebiliyoruz. Bilgi öylesine artıyor ki, bilgi çeşitliliği nedeniyle biz ne kadar bilirsek bilelim yine de hep yetersiz kaldığımızı fark ediveriyoruz.

Daha düne kadar kendi yakın çevremizde tam öne çıktığımızı düşünür ve kendi emsallerimiz arasında iyi yerde olduğumuzu hissederken bir de bakıyoruz ki, rekabetin küreselleşmesi ile birlikte bir anda dünya çapında bir yarışa tutulduğumuzu ve dolayısıyla yine geride kaldığımızı görüyoruz. Bu durum bireysel, kurumsal ve ülkeler için hep aynı şekilde gelişiyor.

Bilgiye Ulaşmak Artık Çok Kolay

R2

Bir kütüphaneden bir kitap bulmak için günlerce çaba gösteren bizler bir de bakıyoruz ki, bilgi artık yattığımız odaların içinde, seyahat ettiğimiz araçlarda ayağımıza kadar geliyor, beynimizin içine giriyor, hatta bazen biz istemesek bile, bilgi bombardımanı altında kalıyoruz. Kısacası artık veriye ulaşmak değil, veriyi işlemek esas problemi oluşturuyor. Öyleki değil kendi yakınımızdaki bir veriye ulaşmak, dünyanın her hangi bir köşesindeki bir bilgiye, malzemeye, kuruluşa ulaşmak bile artık birkaç dakikamızı alabiliyor. Şirket birleşmeleri işte bu yetersizliklerden kaynaklandığı gibi, ülkelerin, örneğin Avrupa Birliği, G7, D8 vb gibi uluslararası birliktelikler kurmaları da bu yetersizlikleri ortadan kaldırmak ve güçlerini artırarak daha büyük başarılar elde etmek için yapılıyor.

Dünya kurulalı beri aslında insan bireyi için mücadele mekanizması hiç durmadı ancak mücadele biçimleri ve nedenleri değişti. Şimdi her ne kadar bireysel olarak her türlü bilgiye ulaşma imkanımız arttı ise de, artık bizim ulaştığımız bilgiye başkaları da kolayca ulaşabiliyor. Öyleyse şimdi mücadelede öne geçmenin anahtarı bilgiye ulaşmak değil, bu bilgileri kendimize has bir şekilde yoğurarak özel bir hamur haline getirmektir ki, işte bu kendimize has yoğurma, temel yeteneklerimizi keşfetmemizi ve onların ne olduğu ortaya çıkarmamızı zorunlu kılıyor.

Temel Yeteneğimizi Keşfetmeliyiz

 R3

Temel yetenekler, kişisel anlamda elimizin en yatkın olduğu beceriler, zihnimizin en yatkın olduğu bilgiler olarak açıklanabilir. Bu yetenekler sadece bize özgü olan arkadaşlarımızın yapmakta zorlandığı bizim ise kolayca üstesinden gelebildiğimiz becerilerdir.

İşletmeler açısından baktığımızda, işletmenin temel yeteneği sahip olduğu iş gücü itibariyle uzman olduğu alanlar, rakipleri tarafından taklit edilemeyecek derecede kendisine has olan bilgi ve beceriler, iş yapma usulleri, işletmenin temel yeteneğini ifade etmektedir.

Temel yetenekler, kaynakların azalmasının bir getirisi olarak işletmelerin farkına varması gereken işletme değerleridir.

Geçenlerde eski bir müşterimiz olan bir Holdingi ziyaret ettim. Yeni gelişmeleri ve değişikliklerini sorduğumda, bazı kısmen zayıf oldukları alanları çalışanlarına kiralayarak kendi ellerinden çıkardıklarını, ama öte yandan en güçlü oldukları iki alanda da odaklandıklarını gördüm. Her iki alanda da ortaya koydukları eserler parmak ısırtacak cinsinden bir şeydi idi ki, şimdi özgüvenimiz çok yüksek ve artık biz bu işi yurt dışında da yapmaya çalışıyoruz dediler. Halbuki enerjilerini zayıf oldukları alanlarda tüketse idiler, belki de bugün elde ettikleri başarıya ulaşamayacaklardı.

Odaklanma Stratejisi

R4

Yetkinliklerimizle beslenen, temel yetenek haline getirdiğimiz ve en iyi bildiğimiz işi sürekli geliştirerek yapmak, artık güçlü kalabilmemizin ve sağlıklı gelişme ve büyümenin en başarılı yolu.

Artık, daldan dala koşmak yerine en iyi bildiğimiz alana odaklanarak hem kendimizi güçlü hissetmek, hem de daha başarılı sonuçlar üreterek aranılır hale gelebilmemiz için kendi içimizden gelen, oldukça hakim olduğumuz ve iyi yaptığımız alanlara odaklanmak ve bu alanları yönetmek en akıllıca yol olacaktır.

Davranış Öğrenilir, Oyunun Kurallarını Bilmek Lazım- Argeda Bülten 33

 

Bir fıkra ile başlayalım: Adamın birisi papağan almış, haydi konuş bakalım demiş. Bakmış ki papağanda ses yok. Haydi konuş diyorum sana demiş. Bakmış yine ses yok. Haydi haydi konuş dedim sana demiş. Yine yine ses yok. Çok sinirlenmiş ve canı iyice sıkılınca; Haydiiiiii konuuş dedim sanaaaa diyerek hınçla papağını kümesteki tavukların arasına fırlatmış. Ertesi gün merak etmiş, ne oldu bizim papağana diye. Kümese yanaşmış ve başını kümesin kapısının üstünden uzatarak içeriye bakmış. Bir de ne görsün, manzara şu: Papağan tavukların tepesine çıkıp bas bas bağırıyor Haydi konuuuuşşşşşş, konuuuş dedim sana diye.

Davranış, tıpkı fıkradaki papağan örneğinde papağanın sahibinden öğrenmesi gibi, öğrenilen bir şey. Sosyoloji, psikoloji ve sosyal psikoloji bu olgu üzerine kurulmuş. İnsanın içinden gelen fizyolojik unsurlar bir yana bırakılırsa, davranış, öğrenilen bir şey. Bu öğrendiğimiz bireysel davranışların grup olarak uygulamaya konulması ise kültür olarak tanımlanabilir. Kültür, bir nevi birikim. Tortu. Kültürü ya da bir işletmenin kültürünü ben basitçe şöyle tanımlıyorum: BURADA (yani işletmede) İŞLER NASIL YAPILIYOR?

 

Eğer bir kurumda bulunan herkes, dinamik, özverili, gayretli, birbiri ile dayanışma içinde, işi sahiplenen bir anlayışla çalışıyorlarsa o kurumda güven vardır, dinamizm vardır, birlik ve beraberlik vardır. Kurum kültürü bunun bir göstergesidir. Yok, eğer bir kurumda insanlar işleri önemsemiyor ve umursamıyorlarsa, dayanışma içinde değillerse, gelen müşterilerle samimi bir şekilde ilgilenmiyorlarsa, işleri üstün körü yapıyorlarsa, üretimdeki kayıp ve fireleri önemsemiyorlarsa oradaki davranışlar da başka bir kültürün göstergesidir.

İşletmedeki davranışlar ve kültür bir anda oluşan ve kazanılan bir olgu değildir. Kültür kazanımı bir süreçtir ve kültür bir kalıptır. Farkında olmadan bizler o kalıplara bağlı olarak davranırız. Bir davranışın oluşmasında o kadar çok etken vardır ki bunların analizi ve ayrıştırılması bir hayli zordur. Davranışta bir tek etkenin değil, bir çok etkenin katkısı vardır.

 

Bireysel davranışlarında hayatımız boyunca etkilendiğimiz tüm etkenler devrede olduğu gibi, örgütsel davranışlarda ise, insanların birbirleriyle etkileşiminden dolayı oluşan o kuruma has özel etkenler de devrededir. Kültür öyle bir şeydir ki oturmuş bir kültürde, kültür kalıplarının dışına çıkmak, adeta aforoz edilmeye sebep olan bir şeydir. Bu nedenle bir kuruluşun kültürel yapısını ve işletmedeki insanların bireysel kültür davranış kalıplarını anladığımız zaman o işletmeyi analiz etmek, yönetmek ve yönlendirmek de bir hayli kolaylaşır.

Örneğin bir bireyin davranışını oluşturan etmenleri incelediğimizde şunları görürüz. Birey, davranışının oluşumu aşamasında aşağıdaki etkenlerin bütünleşik olarak etkisi altında kalır.

1. Bireyin geçmiş yaşantıları ve deneyimleri
2. Biyolojik yapısı, kadın/erkek oluşu, yaşlı veya genç oluşu
3. Eğitim durumu
4. Sosyal çevresi: Şehirde, köyde, kasabada yaşamış olması vb
5. O an içinde bulunduğu durum
6. İletişimde bulunduğu insan ve/veya insanların ona karşı tepkileri ve bireyin bunu algılama ve yorumlama biçimi

Tüm faktörleri dikkate aldığımızda bireyin bir davranışında hangi faktörün ne kadar etki ettiğini çözümlemek zor. Ancak bir kuruluşun başarı ya da başarısızlığı karşısında hangi noktalarda iyileştirme ya da güdüleme yapılacağını açığa çıkartabilmek için geneli yansıtan kurumsal kültür analizi yapılması oldukça anlamlı bir katkı sağlar. Bilinmelidir ki liderin davranışları, insanların lidere karşı tutumları, insanların birbirlerine karşı, işlerine, müşterilere, tedarikçilere karşı, değişime ve çevreye karşı gösterdikleri tutum ve davranışları hep öğrenilen ve genellikle bilinçli/bilinçsiz kopyalanan ve aynı zamanda işletme kültürünü de etkileyen unsurlardır. İşletmenin kültürünü tanımladığımız zaman işletmeyi yönetmek nispeten kolay, kültürü tanımlayamadığınız zaman ise zordur. Kültürü tanımlamadan reçete yazmak demek, hastalığı bilmeden herhangi bir ilaç yazmak gibidir.

 

Bu nedenle bir işletmedeki davranışları çözümlerken hem bireylerin bireysel tepkilerine hem de orada yerleştirilmek istenilen kültüre karşılıklı olarak bakmak ve denge kurmak gerekir. Eğer bir işletme, başarılı olmayı arzu ediyor, fakat insan kaynakları seçiminde, başarıya inanmayan ve işletme kültürüne uymayan insanları işe alıyorsa böyle bir işletmenin başarılı olma şansı zayıftır. İşletmeye insan alırken ulaşılmak istenilen amaç ve hedeflere uygun insan tipini seçmek gerekir. Aksi takdirde uyumsuz ve birbiriyle çelişen amaç ve hedefleri olan insanların bir arada bulunması sonucu ortaya çıkar ki böyle bir topluluk, bir ekip değil, olsa olsa ancak bir kalabalık olarak tanımlanabilir. İşletme başarısı takım olabilmeye, ekip olarak çalışabilmeye, aynı amaç ve hedefler doğrultusunda çalışma bilincine sahip olmaya bağlıdır.

İşletmenin bir takım olabilmesi hem zamanla kendiliğinden, hem de bilinçli yönlendirmeler ile oluşur. Bu nedenle başarılı olmak isteyen işletmeler önce nasıl bir kültür profiline sahip olmak istediklerini tanımlamalı, sonra bu tanımlamaya uygun insanları seçmeli, daha sonra da bu kültürel özellikleri benimsetecek eğitim ve yönlendirme çalışmalarına ağırlık vermelidirler. Yanlış insanları seçerek işletmeye almak demek, işi başından kaybetmek demektir. Bunu yapan işletmeler müşteriye odaklanmak yerine kendi işletmelerindeki insanları ikna etmek veya onları yönlendirmek için aşırı enerji kaybederler. 1 birim enerji ile elde edilecek bir sonuç, kendi insanları ile uğraşıldığı için sözgelimi 5 birim enerji harcanarak elde edilir.

 

Örneğin, günümüzde rekabet edebilme, kaliteli üretim yapma ya da kaliteli hizmet sunma özellikleri, işletmeleri öne geçiren ve tüm işletmelerin ihtiyaç duydukları özelliklerdir. Eğer işe alınan kişiler bu özelliklere sahip değillerse bunun sağlanmasına yönelik çabalara çok fazla ihtiyaç duyulacaktır. Ancak nasıl sağlanırsa sağlansın bir kurumda kültür oturmuş ve istenilen davranışlar her açıdan ortak olarak sergileniyorsa o işletmeyi yönetmek bir hayli kolaylaşacaktır. Olumlu ve paylaşılan bir kültüre sahip olan işletmeler yeni katılan kimseleri de otomatik olarak yönlendirebilirler. Hatta doğru seçilen ve yeni katılan kişiler kendiliklerinden buna hazır olur olup katkıda bulunurlar.

Eğer işletmemizde başarı istiyorsak, önce başarıyı sağlayan kültürel özellikleri tanımlamalı, o özelliklere uygun kişileri seçmeli, daha sonra da o kişilerden oluşan bir takım gücü oluşturmalıyız. Biz kuruluşumuzda istenilen ve ihtiyaç duyulan kültürel özellikleri kazandıramaz ve bu konuda bilinçsiz olursak, bu takdirde beklenilenin aksine işletmemize katılan insanlar bizi şekillendirmeye başlarlar. Tıpkı hayvanları ve köylülük özellikleri ile köyden şehre göçen ve değiştiremedikleri özelliklerinden dolayı da arabesk bir kültür sergileyen ve şehri şekillendiren insan davranışlarının sergilendiği gibi. Bu bir çelişkidir. Halbuki tek başına ele alındıkları zaman ne köylülük ne de şehirlilik kötüdür. Önemli olan bizim köylü gibi mi yoksa şehirli gibi mi, köyde mi şehirde mi yaşayacağımıza karar vermektir.

 

Eğer biz artık global bir köyde, yani uluslar arası rekabet içerisinde üretim yapıyor ya da hizmet sunuyorsak bu global köyün kurallarını ve kültürünü öğrenmek zorunda kaldığımızı bilmeliyiz. Rekabet edebilmek için bu şart, ancak bu kültürü alıp almamak ise sadece bir tercih meselesi. En azından ya oyunu kurallarına göre oynamalı, ya da oyunun kurallarını biz belirlemeliyiz. Sonuç itibariyle tüm davranış şekilleri öğrenilmiş bir şeydir, ama genellikle oyunun kurallarını belirleyenler oyunu kazanır.

Stratejik Düşünme: Değişim Ve Gelişimin Anahtarı-Argeda Bülten32

Mahir Kaynak’tan işittiğim güzel bir söz var: ‘’Stratejik düşünmüyoruz, hep öğreniyoruz.’’ Öğrenmek, ekmek, yemek, su kadar hayati önemi olan bir olgu. Öğrenmeden yaşayamayız. Ancak tüm öğrenmelerimiz sonunda kararlar vermek ve bu kararları da kendi lehimize ve gelişimimize sebep olacak şekilde vermek durumundayız. Öğrenmeden düşünmek, tehlikeli, Düşünmeden öğrenmek ise faydasızdır.

Günlük hayatımızda, birey, işletme ya da toplum olarak eğer geleceğe yönelik bir planlama olmaksızın, anlık tepkiler ve refleksler ile karar verir ve davranış gösterir isek hiçbir zaman gerçekten sahip olduğumuz potansiyeli hakkıyla değerlendirmiş olamayız.

Globalleşmenin hızlanması ile özellikle işletmecilik alanında ortaya çıkan alternatiflerin çokluğu ve ürünlerin sıradanlaşması işletmeleri sürekli yenilenme arayışına sevk etmiştir. Çünkü sahip olduğumuz klasik bilgiler ile edindiğimiz alışkanlıklarımız çok defa bizim fasit daireden çıkmamızı engellemekte ve yarışta geri kalmamıza sebep olabilmektedir. Peki yoğun rekabetin yaşandığı bu zor durumdan kendimizi nasıl çekip kurtulabilir ve vizyonumuza giden yolda nasıl daha başarılı olabiliriz?

Tüm çözümlerin elbetteki tek bir anahtarı yok. Ancak bütün çözümleri tetikleyen ve bizi farklı noktalardan zenginleştirecek ve istediğimiz zaman istediğimiz anahtarı bulduracak bir şey var ki o da stratejik düşünmektir. Strateji, kelime olarak, kimin, hangi ihtiyacının, nasıl karşılanacağı konusunda seçim yapmaktır. Bu seçim işinde başarılı olmak ve sonsuz olan alternatifler dünyasında alternatifsiz kalmamak için, beynimizi eğiterek alternatifleri görmeye ve bulmaya alıştırmalıyız.

Stratejik Yönetim uygulayabilmek için stratejiler üretmeye ve stratejik planlamaya ihtiyaç vardır. Stratejik Planlama için öncelikle ve her şeyden önce niçin varız ve nereye varmak istiyoruz’un adını koymak, yani vizyonu belirlemek gerekiyor. Bunu yaptıktan sonra ise stratejilerin belirlenmesi gerekiyor. Strateji belirlemek ise uzmanlık gerektiren bir iş. Stratejik düşünme ise bir alışkanlık. Beyin yapısını incelediğimizde beynimizin çok çok düşük bir kısmını kullanabildiğimizi görüyoruz. Beynimizi alternatif bulmaya ne derece hazır hale getirebilirsek stratejik düşünme yeteneğimiz de o derece güçlü hale geliyor. Dahilerin yapısı incelendiğinde görüyoruz ki, onların en belirgin özellikleri, alternetifler üretebilmeleri, stratejik düşünebilmeleri ve yeni stratejiler bularak bunları planlayabilmeleridir.

Belirsiz dünyada belirsizlikler arasında yürüyebileceğimiz güvenli ve belirli bir yol bulabilmek için stratejik yönetime ihtiyaç var. “Daha stratejik yönetmek istiyorsak,bunun daha stratejik düşünmekle başladığını bilmemiz gerekir..” Alışkanlığa dayalı tepkiler yerine, düşünülmüş hareket ve davranışlarla iş görmek… İşte ihtiyacımız olan bu. Yani stratejik düşünmek. Stratejik Düşünme (SD) Alışkanlığı Kazanmak hepimizin ihtiyaç duyduğu çok önemli bir özellik. “Stratejik düşünme bir öğrenme ve var olma yoludur!” aynı zamanda.

Stratejik Düşünme, parlak bir zekadan da önce; düşüncenin dar sınırlarını ve basmakalıplığı aşmayı, öğrenmeyi teşvik etmeyi, sürekli “Niçin?” sorusunu sormayı, Hayal gücünü, mantıklı düşünme ile bütünleştirmeyi, Tutarlılık ve devamlılığı gerektirir. “Stratejik düşünme bir liderin en önemli silahıdır!”

Stratejik Düşünme için şunlara dikkat etmek gerekir:

• Çevresel değişimlerin izlenmesi ve analizi

• Karmaşık ve somut olmayan durumların sistemli olarak değerlendirilmesi

• Durum/olaylar arasında neden-sonuç ilişkileri kurmak

• Alternatif yollar arasında seçim yapılması

• Gidilecek yolun belirlenmesi

• Geleceğin öngörülmesi

Stratejik düşünme, bir kez başvurulan bir düşünme biçimi değil, sistemli olarak yürütülmesi gereken, sürekli bir düşünme biçimidir!

Eğer zihin yapımızı bilinçli yönlendirmez, alternatif düşünmeye alıştırmaz ve kendi haline bırakırsak onun vereceği kararlarda alışkanlıklarımız belirleyici olacaktır. Halbuki beynimizi alternatifleri bulmaya alıştırırsak bu özelliğimiz bize en sıkıştığımız zamanlarda bile çözümün mutlaka değişik şekillerde çözülebileceğini gösterecektir.

Esasen stratejik düşünmenin en güzelini ve en mükemmelini sıkıntıda olduğumuz ve çıkış yolu bulamadığımız zamanlarda daha iyi yapıyoruz. Ama o zaman yapılan stratejik düşünme ile bulunan alternatifler, bunalımlı halimizin bir yansıması olduğu için kararlarımızda yanlışlıkların olması ihtimali daha fazla olabilir. Halbuki bu alışkanlığı sakin olduğumuz ve sıkıntıda bulunmadığımız zamanlarda yapabilirsek bu bir refleks haline gelir ve işimize yarayacak alternatifleri daha fazla bulmamız mümkün olur.

Düşünme alışkanlıklarımız bize içinde bulunduğumuz durumda herkesin aynı sonuca ulaşacağını zannettirir. Ama durum aslında her zaman aynı değildir. Örneğin, ‘’Balık kızartması’’ denildiğinde ya da balık kızartmasını gördüğümüzde biz birey olarak ne hissederiz. Diyelim ki, biz tiksinti hissediyoruz. Peki herkes aynı duyguyu mu yaşar? Tabiî ki hayır. Kimisi Oh oh ne ala, bugün harika bir balık varmış da diyebilir. Bunun tersi de mümkün. Öyleyse bizim düşünegeldiğimiz sistemin dışında da çözüm alternetifleri olduğunu düşünebilmemiz ve kapana sıkışmış fare konumunda olmadığımızı bilmemiz gerekir. Kararlarımız durumlara ve ihtiyaçlarımıza göre değişmektedir.

Aynı balık kokusu farklı insanlarda farklı değişik sonuçlar hissettirirken, farklı insanlar aynı sonuçları farklı şeylerden de hissedebilirler. Örneğin, mutluluk, kimisi için para ile elde edilirken, mutluluk bir başkası için başarı ile sağlanabilmektedir.

Eğer düşüncemizi alışkanlıklarımız ile dondurmaz ve her zaman her şeyin bir alternatifi olduğunu düşünebilirsek, sunduğumuz ürün ve hizmetleri de zenginleştirerek bir başka yöntemle sunmamızın ya da yeni çıkış yolları bulmamızın mümkün olabileceğini görebiliriz. Yeterki biz başımızı ellerimiz arasına alıp, bunalımda olmadığımızı ve her gecenin sonunda bir sabahın olduğunu, her yeni doğan günün taze bir başlangıç olduğunu bilelim. Ya da keyifle yeni stratejiler bulmanın heyecanı ile stratejik düşünme çabasına girelim. İşte o zaman alternatiflerimizin bizim bildiklerimizin ötesinde sonsuz olduğunu görebiliriz.

Bültenimizin bu sayısında Değişim ve Gelişimin Başarılmasının anahtar kavramlarından birisi olan Stratejik Düşünme, Strateji Belirleme üzerine odaklandık. Hepinize alternatif düşünme becerilerini geliştirerek, mutlu olacağınız bol kazançlı ve mutlu sona ulaştırıcı yollara ulaşmanızı dilerim.